İtibar yönetiminden sonra ne olacak?

2005 yılının sonlarında yayımladığımız “İtibar Yönetimi” kitabı uzunca bir süredir raflarda yoktu. geçtiğimiz günlerde 6. baskısını yaptı. Bu baskının önsözünü aşağıda paylaşıyoruz

 

İtibar Yönetimi artık günlük hayatımızın “zorunlu” bir parçası. Hani derler ya: “yağmurlu havada su bile vermiyorlar” diye. İtibar konusu için de durum böyle. İtibarınız yoksa, zedelenmişse, sorunlar yumağının girdabında boğuluyorsa ne işimizi yönetebiliriz ne de yaşamımızı!

Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2005 yılından bu yana konuyla ilgili daha da önemli değişimler oldu. Şirketlerde kartvizitlerinde “Kurum İtibarı Yöneticisi” yazan kadrolar oluşturuldu. Yeni iş modeli sürdürülebilirlik itibar yönetiminin omurgası haline geldi. Şirketler kurumsal değerlerini duvarlara asılı güzel çerçevelerden aşağı indirip bunları yeniden sorgulamaya başladılar.

Sosyal medya aldı başını gitti ama en fazla itibarla ilgili alan dikkat çekti. Her an sosyal medya da şahsınız veya şirketinizle ilgili bir bilgi günün akışını kökten değiştirme potansiyeline sahip.

On line itibar yönetimi diye bir uzmanlık alanı gelişti. Facebook, twitter gibi ortamlarda şirketler itibar yönetimi stratejileri geliştirmeye başladılar.

Kurum itibarı, kurumsal iletişim yöneticilerinin performans skorlarından genel müdürlerin, direktörlerin, tüm şirket yöneticilerinin skorlarına taşındı.

Tüm bu gelişmelerin arkasında şu anahtar sözcükler hayatımıza girdi:

  • İtibar yönetimi şirket içinde başlar!
  • Yönetilmeyen itibarı rakipler yönetir!
  • İtibarımızı yönetmekten daha önemli bir işimiz var mı?
  • Sadece sektörümüzde değil tüm sektörlerin içinde itibarlı olmak durumundayız!
  • Kurumsal sosyal sorumluluk itibar yönetimi değildir.
  • İtibarı yönetmenin temel koşulu “samimiyettir”!

İş dünyası liderleri bu mesajları çok net aldılar. Belki sistematik olarak organizasyonlarında bütünsel ele alınmıyor olabilir. Belki, konuyla ilgili yeterli bir entelektüel birikimin yönetim kademelerinde oluştuğunu söyleyemeyiz. Ancak en azından itibar yönetiminin “önemli” olduğu ve “işlerinin bir parçası” olduğu konusunda mutabıkız. Bu zaten yolun yarısı ediyor. Kalan yarısı ise şimdilik “itibarın hasar gördüğü, onarıma gereksinim olduğu” alanlarda giderilmeye çalışılıyor.

Sadece iş dünyası değil tüm coğrafyalarda  toplumun tüm kesimleri 2008 Wall Street finansal krizinden çok şey öğrendi. Ortalığı kasırga gibi  savuran sert rüzgarlar hala başta ABD olmak üzere adını G-20 olarak telaffuz ettiğimiz tüm ülkelerde durulmuş değil.

Bir yandan geçmiş yüzyılla ilgili günah çıkartıyoruz diğer yandan raf ömrü çoktan dolmuş Amerikan Dolarına dayalı gelişmişlik sisteminin yerini bu yüzyılda ne alacağını araştırıyoruz. Öyle görünüyor ki  bu arayış yüzyılın ilk çeyreğinden önce ortaya çıkmayacak.

Wall Street’i işgal edenlerin ellerinde taşıdıkları “ Biz %99’uz” pankartları “sosyal markalar” arasında yerini aldı. Arkasında çok önemli mesajlar taşıyor. Bu işgallerin balonunun söndüğünü düşünenler yanılıyor. Wall Street duvarlarına tırmananlar buzdağının sadece su yüzünden görünen kısmı. Suyun altında ise tüm insanlığın ve gezegenin karşı karşıya olduğu acı bir tablo var. Bu tablonun iyileştirilmesine yönelik tartışmalar, konuşmalar, öneriler, adına ne dersek diyelim faturanın %1’e değil yine %99’a çıkarılması  üzerine.

Tüm bunların itibar yönetimi ile ne ilişkisi var?

İtibar “değerler” üzerine yönetilen bir kavramdır. Değerler ise liderlere, hükümetlere, şirketlere ve onları yönetenlerin tercihleri değil toplumun tanımladığı kavramlardır! Başta insan haklarının genel kavramları olmak üzere, çalışanlara ve tüketicilere karşı sorumluluk, ırk, din, dil, cinsiyet ayrımcılığı, dünyanın her köşesindeki yoksulluk, açlık ve salgın hastalıklar, çevrenin tahribatı, çocuklarımız, hayvanlarımız ve yaşam kalitemiz için kaçınılmaz olan her şeye bakışımız “değerlerimizi” simgeliyor.

Bunlara karşı nerede ve nasıl durduğumuz; etik, şeffaflık, açıklık ve hesap verebilirlik kavramları ile gündemimize giriyor. İşte Wall Street gibi dünyada binden fazla kentte benzer eylemleri üstlenenlerin ellerinde taşıdıkları %99 yazılarının altında bu sorunlara karşı nerede ve nasıl durmamız gerektiği yazıyor! Yani değerleri simgeliyor. Yani itibar yönetiminin hammaddesi olarak tanımlanıyor. Her kim ki bu konularda toplumun geneline karşı “yanlış” yerde duruyor orada bir “itibar tahribatı” oluyor!

Bu kitabın ilk çalışmaları 2000’li yılların başında yapılmıştı. 2005’de ilk baskısını yaptı İçeriğindeki görüşler aynen yazıldığı günkü gibi tazeliğini ve geçerliliğini koruyor. Yararlanmak isteyenlere yol gösteriyor.

Ancak önümüzdeki yıllarda gündem hızla değişecek. Enformasyon teknolojilerindeki gelişmeler bir yandan “sosyal sanal toplumu” sözünü ettiğimiz değerler etrafında birleştirirken, diğer yandan aynı teknolojileri kamu otoritelerinin toplumu “biri bizi gözetliyor evine” dönüştüreceği bir sosyo-kültürel çatışma ortamı ortaya çıkacak! Özellikle gelişmiş ülkelerde şimdiden ayak sesleri duyulan bu çatışma ortamı (İngiltere’deki tele kulak skandalları vb.) hangi değerlerden ne oranda taviz verilmesi gibi bir soruyu da gündeme taşıyacak.

Yani itibar yönetimi her ne kadar “değerler” üzerinden yolculuğuna devam edecek olsa bile, değerler tek başına “itibarlı” olmaya yetmeyecek. Bu değerleri samimiyetle, kişisel ve kurumsal çıkarlardan arındırmış, toplumun her kesimi ile her an kucaklaşmaya hazır “liderlik” itibar yönetimine yeni bir pencere açmaya aday.

 

1 Mart 2012

İstanbul

1 Yorum
  • MURAT TÜRKAY
    Mart 27, 2012

    İtibarımızı futbol takımlarına bırakınca, koca koca kurumların ve yöneticilerinin “hangi değerler” in peşinden gittiğini görmek ne kadar acı! Yoksa Salim’in “değerler listesi”;
    “..çalışanlara ve tüketicilere karşı sorumluluk, ırk, din, dil, cinsiyet ayrımcılığı, dünyanın her köşesindeki yoksulluk, açlık ve salgın hastalıklar, çevrenin tahribatı, çocuklarımız, hayvanlarımız ve yaşam kalitemiz için kaçınılmaz olan her şeye bakışımız “değerlerimizi” simgeliyor.” ile uğraşmak çok mu zor geliyor?
    Yoksa liderlerin anladığı, kolay olan “itibar”; küfürler, seviyesiz, yaratıcılıktan çok uzak “primitif” melodilerden mi ibaret? Ne zaman gerçek değerlerin peşinden koşacaklar?