Ya Her Şey Etik Olsaydı “racon” n’olacaktı!

Gündem Guatemala Devlet Başkanı Molina’nın yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile çalkalanıyor. Molina’yı, Guatemala meclisi oybirliği ile Devlet Başkanlığından istifa ettirdi ve yurt dışına kaçma şüphesi nedeniyle de bu satırların yazıldığı günlerde tutuklandı. (Ağustos 2015)

 

Bir zamanlar “yenilmez armada” muamelesi gören devlet başkanlarının üzerinden çok zaman geçmeden kendileri, aileleri ve bir dönem çok yakın oldukları üst kademe devlet yöneticileri ile birlikte mahkeme salonlarının yolunu tuttuklarına çok sık tanık olmaya başladık. Örneğin Endonezya; Muhammed Suharto, servetini 15-35 milyar dolara çıkarttığı öne sürülmüştü. Şu anda ailesi ile birlikte yargılanıyor. Yönetimde olduğu dönemde ülkenin kişi başına geliri 895 Dolardı. Filipinlerde Ferdinand Marcos; kişi başına geliri 912 dolar olan ülkesinde servetini 10 milyar dolara yükseltmeyi başarabilmişti! Ülkesinden kaçmak zorunda kaldıktan sonra servetini harcayacak zamanı bulamadı. Duruşma kapılarında hayatını kaybetti. Eşi Imelda Marcos servetinin simgesi haline gelmiş 3 bin çift ayakkabısı ile baş başa kaldı! Peru’da Alberto Fujimori; istifaya zorlandığı gün tespit edilebilen serveti 600 milyon doları aşmıştı! Ve diğerleri… Bu devlet adamlarının ortak buluşma alanı “rüşvet, yolsuzluk ve suiistimal”!

Molinas

Molinas

Ferdinad Marcos

Ferdinad Marcos

İmelda Marcos

İmelda Marcos

Suharto

Suharto

Aslında sorunu rüşvet, yolsuzluk, suiistimal ve benzer kavramların içine hapsetmek ne kadar doğru tartışılır! Sanırım sosyologlar bunu daha iyi değerlendireceklerdir. Ancak tanık olduğumuz bu tür olaylar bir “karakter” sorunu olarak karşımıza çıkıyor sanki. Kişilerin karakterinden çok o kişilerin yönettiği ülkenin o döneme ait karakteri gibi bir şeyden söz ediyorum. Yönetimin en tepesinde ve özellikle aile bireylerinde toplumun duyarlılık ve değerlerine aykırı bir iş yapma biçimi peydahlanıyorsa bu hızla radar çevirmesi ile trafik cezası kesmek durumunda olan bir polisin kendisinde de benzer bir “hak” iddia edip ruhsat içindekini kabul etmesine kadar varabiliyor.

 

Veya, yasalarla koruma altına alınmış sit alanlarının derecelerin değiştirilerek yazlık kooperatif işine kalkışmak oradaki mülk sahipleri için bir “hak” olarak tanımlanabiliyor. Halka açık kıyıların turizm işletmesi adı altında “halka yasak” hale dönüştürülmesinde de yine aynı “karakter” devreye girebiliyor. Devletin tepesinde bu işler oluyorsa buralarda da olabilir! Zaten, gittiğiniz bir şehirde yapılaşmanın, kentleşmenin şekli şemaili orada ne kadar rüşvet, yolsuzluk, suiistimal olduğunu çok net ortaya koyuyor. Tabii kimlerin işin içinde olduğunu da!

 

Engin Civan: "Prens"

Engin Civan: “Prens”

Türkiye’de yakın geçmişte “prens” adı altında Amerikalardan getirtilen “okumuş çocukların” rüşvet ve yolsuzluk batağına bulaşmış olmaları sadece onların kabahati mi? “Rüşvetin belgesi mi olur p……k” iş hayatımızın kenar süslerinden biri olarak belleklerde yer etmedi mi? Bu veciz ifadenin muhatabı  Engin Civan belli ki işini yönetirken etik değildi! Mafya kurşunla “racon” kesti. Kolu yaralı kurtuldu. Şimdi ABD’de hırdavatçılık yapıyor. Ama Engin Civan 1980’li yılların iş yapma biçiminin bir karakter “markası” olarak tarihe geçti! Belki de devlet ihalesi kazanabilmek için papatyaların arasına karışmak; baş papatyanın karşısında diz çöküp el öpmeyi bir ihale süreci gibi tanımlamak o dönemin “karakterine” atıfta bulunulan görüntüler arasındadır.

 

 

Jet Fadıl

Jet Fadıl

İşin enteresan tarafı bunları bile bile, göre göre halk yığınlarının rüşveti, yolsuzluğu veya suiististimali onaylamasıdır! Bu da sosyolojik bir vakadır. Jet Fadıl örneği! Siirt’te otomobil üretmeye kalkışmasını halk yığınları onu milletvekili seçerek taçlandırdı. Bitmemiş inşaatlarına para yatırmış olup avuçlarını yalayanlar bir anda Maldivlerde yapacağı projenin içinde buldular kendilerini. Hem de avuçlarında ne kaldıysa onları da vererek!

 

“Karakter” böyle kurguluyor kendini. Okumuş, okumamış olmakla bir alakası da yok. Öyle olsa yatırımcıları arasında ünlü sporcular, film yönetmenleri, iş adamları hatta bankacılar bulunan Henry Madoff’a 50 milyar dolar yatıranlara ne diyeceğiz?

 

Yaşam bizlere “mutluluk” vaat ediyor. Bizim yaptığımız ise bunu nasıl “mutsuzluğa” dönüştüreceğimizle ilgili belki de bir ömür boyu sürecek bir uğraş! Yolsuzluk, rüşvet, suiistimalden yana olmak gibi karşı olmak da bir “karakter” tanımı. Bu da ömür boyu sürecek bir zorlu bir kavga!

 

Tam bir paradigmadır bu kavga…

 

Mafyanın raconu gibi kararların bir zaman sonra “yasa, yönetmelik” adı altında yaşamın içine zerk edilmesi bu kavganın  etik değil karakter sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Sözünü ettiğimiz karakter kurgusunu uluslararası kurumlara, toplantılara da taşıyabiliriz.

B-20 toplandı Türkiye’de. Ve hepimiz biliyoruz ki B-20’nin ana gündemi hoşlanmadığımız bu kavramlar. Bu bir şaka olmalı her halde. Bu kavramların gündemden düşmediği, paçalarımızdan aktığı, bunlara karşı bir şeyler yapmak isteyenlerin başına gelmedik işlerin kalmadığı bir ülkede gündemi “yolsuzluk, rüşvet ve suiistimal” olan bir uluslararası toplantının yapılıyor olması en hafifinden “pişkinlik” gösterisi gibi algılanıyor mudur bu toplantıya katılan ülkelerin temsilcilerinde? O protokol konuşmalarında, tokalaşmalarda, resmi görüşmelerde birileri “kıs kıs” gülüyor mudur?

 

Bence hayır! Çünkü mesele “tencere dibin benden kara” sorunudur. Yani aynı karakter erozyonunun tarihsel gelişimi içinde kimin hangi rolü oynadığı meselesidir.

 

Örneğin; Başta Avrupa olmak üzere dünya bu yüz yılın en büyük sorunlarından birini yaşıyor.

 

Fotoğraf: Nilüfer Erdem

Fotoğraf: Nilüfer Erdem

Milyonlarca insan kitleler halinde göç ediyor. Yerinden, yurdundan, anasından, babasından ve dahi çocuklarından ayrılıyor. Ölüm pahasına azgın dalgalarla boğuşan o şişme botlarda “umut” arıyor. Bir kısmı başarıyor. Ama sadece karaya çıkmayı. Arkadan gelecek günlerde kendisini nelerin beklediğini bilemeden pusulasız bir yaşama gidiyor aslında. Öte yandan, binlercesi Bodrum’da cesedi karaya vuran 3 yaşındaki Aylin gibi umudunu denizlerin tuzlu sularına terk ediyor.

 

Bu insanları bu kadar çaresizce ait oldukları yerden göç etmeye mecbur tutan etkenleri alt alta sıraladığınızda B-20 toplantısına katılan gelişmiş ülkelerin özellikle geçtiğimiz yüz yıl izlemiş oldukları siyaset, ekonomik ve sosyal yaptırımlarının izlerini bulmak mümkün değil mi?

 

Ve bu insanlar sadece yaşayabilmek için “onurlarını” bile terk etmeye zorlanmışlarsa bunu hala “bugün” ortaya çıkmış bir sorun gibi mi değerlendirmek ve çözüm üretmek gerekecek?

 

“Boat people” 1980’lerde bu yana yaşanan bir trajedi. Ama ucu Avrupa’ya dokunmamıştı. Güney Asya’da baskıdan, korkudan, insan onuruna yakışır bir yaşamın uzak koşullarından kaçan onbinlerce kişinin yaşamlarını kimsenin kabul etmediği teknelerde geçirdiği yıllar o kadar da uzak değil. Sadece farklı bir coğrafyada farklı etnik kimlikteki insanların trajedisiydi, o kadar!

 

Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllarda doğanlar hayatlarında ilk kez krizlerle karşılaştılar. İşsiz kaldılar! Birikimlerini, evlerini ve belki de geleceklerini kaybettiler. Ama neyin, neden olduğu konusunda onlara ne anlatıldı, bilmiyoruz! Avrupa Birliği’nin yüksek değerleri adına siyaset yapanların kendilerine yıllarca yalan söylendiğinin ne kadar farkına vardılar. İzlanda gibi kişi başına 63 bin dolar geliri olan ülkelerin bir gecede fakir ülkeler ligine gittiğini kim nasıl izah ediyor onlara? İspanya’da, Portekiz’de, İrlanda’da her şey iyi gibi giderken bir gecede nasıl işler tersine dönüverdi? Onlar da yakında “göç” etmeye başlarlar mı? Ama nereye? Ne kadar süreliğine? Ne bulmaya gidecekler ki?

 

Mültecilere kapılar açılıyor şimdi. Yıllarca beraber yaşayacakları, aynı dinden, kültürden, dilden olmayan binlerce insanla komşu oluyorlar. Yaşamın koordinatları değişiyor. DNA sı değişiyor. Bu köklü değişime zaten ekonomik zorluklar içinde bocalarken nasıl alışacaklar?

 

Burkina Faso ve pamuk

Burkina Faso ve pamuk

Burkina Faso, fakir bir Afrika ülkesi. Geçimini pamuktan sağlıyor. Aslında sağlamak istiyor desek daha doğru olur. Çünkü başta ABD olmak üzere pamuk üreticisi ülkelerin tarım politikalarında “hep bana” tutumu yüzünden onurlu bir şekilde ürettikleri pamuğu satacak yer bulamıyorlar. Sonunda yok paraya tüccarlara teslim olup elden çıkarmak durumunda kalıyorlar. Geçimlerini sağlayamadıkları için de borç arayışına giriyorlar. Nereden? Evet bildiniz; Uluslararası Para Fonundan. Yıllar içinde bu borçlar tabii ki birikiyor ve faizin faizi sarmalı içinde bir ülke top yekûn açlığa ve fakirliğe mahkum ediliyor. Salgın hastalıklar bir yandan, “işini bilen siyasetçilerin ayak oyunları” bir yandan yaşamdan umudunu kesenlerin tek bir çaresi kalıyor; bir gece yarısı kendileri gibi çaresiz kalmış insanların doldurduğu bir şişme botla Akdeniz’in sularına açılmak… Umudu, ne olacaklarını bilmedikleri karsı kıyıda aramak! Tabii varabilirlerse!

 

Ya da yine Afrika’nın fakir ülkelerinden biri olan Mali’de ailelerinden 10’lu yaslarda kaçırılıp komşu ülkelerdeki kakao tarlalarında boğaz tokluğuna çalıştırılan çocukların durumu. Ekşi çikolata başlıklı blog yazımda ayrıntıları ile aktarmıştım öyküyü. [1] Büyük bir iştahla ağzımıza attığımız büyük ama çok büyük çikolata üreticilerinin tedarik politikalarının buna neden olduklarının öğrendiğimizde o çikolatalar boğazımızda düğümlenmiyorsa bu suçun bir parçası “biz” olmuyor muyuz?

 

Bir de şöyle düşünelim; ya her şey “etik” olsaydı! Öyle ya, günlük hayatın tüm akışı etik kurallara göre işliyor olsaydı! Ne kadar sıkıcı olurdu di mi yaşam? Siyasette, ekonomide, toplumsal yaşamın tüm alanlarında ne bir heyecan olurdu ne de uğruna mücadele edilecek bir şey.

 

Kitabına uygun giden bir hayat. Nezaket yaşamın dört bir tarafını sarmış. Kişisel çıkarlar ve beklentilerin yerini toplumsal çıkarlar almış. Kurallar, kanunlar, yönetmeliklerin yetmediği yerde “etik” devreye giriyor. Siyah beyaz kadar net. Hani neredeyse Socrates’in bile yattığı yerden doğrulup bir bakası gelmiş bir hayat… Tabii ki filmlere bile konu olmayacak kadar uçlarda bir görüntü…

 

mafia - CopyMafya ne yapardı o zaman çok merak etmiyorum. Onlar “racon” diyorlar. Yazılı olmayan kurallar silsilesi… Ve saat gibi çalışıyor. Bir sorun çıktığında kendi aralarında kendi yöntemlerine göre hallediyorlar! Ama onlar için hayat devam ediyor. Yasalar, yönetmelikler, kurallar… Vız gelir tırıs gider. Çünkü, devlet yönetiminde karakter sorunu varsa racon karşımıza zaten yasalar, yönetmelikler olarak geliyor.

 

ABD’de 1930’lardaki içki yasağının yaşandığı dönemlerde de yaşamı şekillendiren siyasetçilerin akıl tutulması değil mafyanın siyasetçilere neyi yapıp neyi yapamayacaklarını tebliğ etikleri racon uygulamalar silsilesi değil miydi? Siyasetçilere yöneltilen suçlamalar ise “rüşvet, yolsuzluk, suiistimal” gibi iddiaları taşımıyor muydu?

 

Günümüzde de mafya kendi “raconu” ile işlerini yönetiyor. Çok uzaklara bakmaya gerek yok. Akdeniz sularında kaderlerine yolcu edilen sistemin arkasındaki insan tacirlerine bakın. Onların kendi çıkarları uğruna insan hayatını hiçe sayıp ölüme yolcu ettikleri insanların dramı ile siyasetin ve ekonominin çarklarının arasına sıkışmış “rüşvet, yolsuzluk, suiistimal” etiketleri arasında bir fark olmadığını göreceksiniz. Mafyanın “raconu”, insan onuruna galip gelmiş!

 

İş yine dönüp dolaşıp “karakter” meselesine dayanıyor! Çünkü, “rüşvet, yolsuzluk ve suiistimal” sadece buzdağının üzerinde gördüğümüz çarpıklıklar yumağı. Alt tarafına bakmak insanın içini fazlasıyla acıtıyor. Çünkü “karakter” burada ilmik ilmik örülüyor. Üst tarafında “etik” olsun diyoruz ama alt tarafındaki “racon” işimize geliyor. Hayatımızı yönetiyor. Sonra da B-20 toplantısının gündeminde “rüşvet, yolsuzluk, suiistimal” tartışıyoruz.

DN

Yazı Türkiye Etik ve İtibar Derneği’nin süreli yayını IN dergisinin Sonbahar 2015 sayısında yayımlanmıştır.

[1] KADIBEŞEGİL Salim, Ekşi Çikolata; http://www.salimkadibesegil.com/tr/2012/07/13/eksi-cikolata/

No Comments Yet.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir