Markaların terör gündemi!

Maalesef kötü günler yaşıyoruz. Sadece Türkiye’de değil… Tüm dünyada terör kan kusturuyor. Dini, milliyeti, coğrafyası olmayan terör, çoluk-çocuk, hasta, yaşlı demeden masum insanların canını alıyor. Ankara’da, İstanbul’da, Güneydoğuda, Suruç’ta ve daha onlarca yerleşim merkezinde terör kol geziyor. Berlin’de, Brüksel’de, Paris’te ve daha nice Avrupa kenti terör haritasının göbeğinde… Uzak doğu, Afrika, ABD… Yani tüm dünya…

Terör intikam almak istediği siyaset odaklarını değil “yaşam tarzını” hedef alıyor. Bu şekilde bir sonuç alabileceğine dair bir stratejisi olmalı!

11 Eylül saldırılarının arkasındaki plan da böyleydi. İkiz kuleler, Pentagon ve Beyaz Saray ile Amerikan halkına yaşatılmak istenen “terör odaklı bir korku filmi” senaryosu idi. Kısmen de başarılı oldu. Amerikan yönetimi terörü bahane ederek “özgürlükleri zapt-ı rapt” altına alacak yasalar çıkardı ve bir polis devleti kimliği ile halkın arasına karıştı. Müttefikleri de bu yasaları kendilerine uyarlamakta gecikmediler! Ama terör, bu yasalardan yararlanılarak gerçekleştirilen Afganistan ve Irak müdahalelerinden güçlenerek çıktı. Ve günümüzdeki gündemi yarattı. Yaşam tarzımızı hedef aldı! Diskotekler, eğlence merkezleri, “piyasa yapılan caddeler”, stadyumlar, metrolar, otobüs durakları… Yaşamın yoğunluğunun geçtiği her yer ve her şey terör hedefi oldu. Onlarca, yüzlerce masum, sivil insan yok yere, umutları ile birlikte aramızdan gittiler. Terörü TERÖR haline dönüştüren siyaset kendi ayağına ateş etmiş oldu ama…

Buralara dünya nerelerden, nasıl geldi, nereye doğru gidiyor, 11 Eylül sonrası çıkartılan yasaların bugünün terör saldırılarındaki rolü, çözüm var mı-yok mu gibi soruların cevaplarını başka ortamlarda tartışıyor ve yorumluyoruz. Burada meselemiz terör gerçeği ve gündemi altında markaların büyük kitleler ile buluşma sevdaları nasıl yönetileceği ve tüketici olarak terör kasırgası altında markalarla olan ilişkilerimizi nasıl yöneteceğimiz…

Belli ki artık “canlı bombalar gibi farklı terör enstrümanlarının konuştuğu”  bir yaşam bizi bekliyor. Bu enstrümanların en sevdiği ortamlar ise kalabalık yığınlar. Sayısal anlamdaki yoğunluk daha cezbedici ancak alınan güvenlik önlemleri de bir o kadar hem bizler hem canlı bombalar için caydırıcı. Örneğin terör olaylarının yaygınlaşması nedeniyle özellikle havalimanlarında her geçen gün kapsamı genişleyen güvenlik önlemleri nedeniyle daha az seyahat eden benim gibi insanlar var. Ama önlemler teröristler için de bir o kadar caydırıcı.

Önümüzdeki dönemde Olimpiyatlar, futbolda Avrupa ve Dünya kupaları gibi cazip ortamlar terörün açık hedefi olmayacak mı? Gözü kararmış adı zaten “canlı bomba” olmuş, yani kendinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların olimpiyatların açılış töreninde aramızda dolaşıyor olma ihtimali ne kadar tedirgin edici… Hadi olimpiyatlar 4 yılda bir yapılıyor onu daha sonra düşünebiliriz; haftalık futbol, basketbol gibi yoğun taraftar çeken ortamların durumu ne olacak? Futbol, basketbol gibi popüler sporlara gönül veren takımlar ve taraftarlar için sponsor olan, reklam veren, etkinlik yapan markalar bu gidişattan ne kadar etkilenmeli?

Sporu bir kenara bırakalım. Müzik ve sanat festivalleri, üniversitelerin bahar festivalleri birer terör hedefi haline mi geliyor? Markalar bu tür etkinliklere finansal destek vermekten vaz mı geçmeli?

Kitlesel bir etkinlik içinde gerçekleşmiş bir terör saldırısı görüntüleri dünya kamuoyuna televizyonlar aracılığı ile yansırken o etkinliğe sponsor olmuş markaların logolarının terör yıkımı içinde arka planda  görünüyor olmalarını tartışmalı mıyız? Veya, bu kadar önemli mi?

Markalar sosyal medya ortamında saldırıları kınayan, yaşamlarını yitirenlere taziye bildiren bir pozisyon almalılar mı? Kısaca markaların pazarlama gündemlerinin hemen yanı başında bir de “terör olayları” başlığı duruyor. Bu olaylar karşısında sergileyecekleri tavır rekabet ortamından bağımsız onları bir itibar gündemi ile ilişkilendiriyor. Toplumun duyarlılıkları böyle durumlarda en üst düzeyde… Samimiyet ile samimiyetsizliğini hemen ayrı kefelere koyuveriyor. Zamanı geldiğinde de hesabını sormakta tereddüt etmiyor.

Terör gerçeği yaşam tarzımızın içine girmek üzere kendini konumlandırdı. 1970’lerde uçak kaçıran Filistinli gerillalar bu eylemi gerçekleştirirken havayolu markaları arasında mutlaka bir tercih yapıyorlardı. Örneğin ilk kaçırılan uçak İsrail’e ait El-Al idi. Ancak daha sonra kaçırılan uçaklara baktığımızda teröristlerin ısrarlı bir marka arayışları olmadığını da görüyoruz.

Tekrar başa dönecek olursak; markalar görünürlüklerini artırmaya/ korumaya ve rakiplerinden bu anlamda ayrışmaya yönelik kıyasıya bir rekabet içindeler. Terörün kan gölüne çevirdiği yaşamın içinde nasıl olacak bu? Amaçlarına en fazla ulaştıkları ortamlar terörün en sevdiği kalabalık yığınlar! Ve o yığınların içindeki “bizler”!

11 Eylül saldırılarından sonra New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani  tüm Amerikalılara seslendiği ünlü konuşmasında, terörün ana hedefinin yaşam tarzımız olduğunu belirtmişti. Terörden medet umanların evlerimizden başımızı çıkartmayı istemediğini söylemişti. Terör odaklarının heveslerini kursaklarında bırakmak için yaşamın aynen devam etmesi gerektiği konusunda kendisine destek verilmesini talep etmişti. Ne kadar acı, derin ve geniş olursa olsun terörün yaşam tarzımızı teslim almaya gücünün yetmediği an teröre en güzel cevabın verilmiş olacağını vurguluyordu.

O dönemde New York otellerindeki bütün rezervasyonlar iptal edilmiş, kongreler, uluslararası toplantılar bir daha gelmemek üzere gitmişlerdi. Sokaklar, caddeler boşalmış, metrolara binmek bile büyük cesaret gerektiren işler arasında ilk sıradaydı. Başkan Rudy Giuliani ’yi Amerikan halkı yalnız bırakmadı. Bir yıl sonra yaşam kaldığı yerden aynen devam ediyordu. Yine kongreler mekân olarak New York’u tercih ediyor, uluslararası toplantılar New York’la kucaklaşıyordu. New York borsasına kote olmuş şirketlerin markaları bu konuda özellikle yoğun çalıştılar. Teröre karşı kayıtsız kalamazlardı. Kaldıkları an; bugün New York’ta, yarın Paris’te, diğer gün Berlin’de veya İstanbul’da, Ankara’da şurada burada yine karşılarına çıkacak bir gündem olacaktı. O zaman böyle bir gündemin içinden çıkmak olanaksız bir hale gelmiş olabilirdi!

Çok benzer bir deneyim İngiltere’de IRA’nın (İrlanda Kurtuluş Ordusu) ardı ardına terör estirdiği günlerde Londra’da gerçekleşti. İngilizler gerçekten çok acı veren bombalı saldırılara veya bu saldırılardan daha beter olan asılsız bomba ihbarları nedeniyle tadı tuzu kaçan yaşamın içinde soğukkanlı bir duruş sergilediler. Maçlar, turnuvalar, oyunlar nasıl planlandıysa öyle gerçekleşti. Hiçbir marka bu saldırıları ya da ihbarları gerekçe göstererek sponsorluğunu ya da finansal desteğini çekmedi. O markalar bunu sorumluluklarının bir parçası olarak değerlendirdiler.

Terör sadece ülkemizde değil tüm dünyada yaşamın bir gerçeği. Benim kuşağım 1970’ler, 1980’ler, 1990’lar ve şimdi 2000’ler olmak üzere kendi coğrafyamızda terörün her türlüsünün göbeğinde yaşadı.  Hala daha bu anlamda değişen bir şey yok! Hayat devam ediyor. Etmeli de. Terörün amacı bizi hayatımızın doğal akışından çıkartmak… Kepenklerimizi indirtmek. Yolumuzu değiştirmek. Kendi özgürlüğümüzü kendi elimizle yok ettirmek. Ve gerekiyorsa markaları da bu gidişata alet etmek! Tüketici kimliğimizle markalar arasına duvar örmek!

Öte yandan terör kendisi bir marka haline gelme uğraşısı içinde. İŞİD örneğinden hareket edecek olursak on yıl önce ortada olmayan, esamisi bile okunmayan bir örgüt kısa bir süre içinde tüm dünyayı avucunun içinde oynatan bir terör markası haline geldi. (Tabii ki El-Kaide gibi bir ebeveynin rahle- tedrisinden geçmiş olduğunu bir kenara not etmek gerek) Üstelik bunu bilerek ya da bilmeyerek marka yönetme taktikleri ile gerçekleştirdi. Sosyal medya başta olmak üzere marka iletişimi en vahşi içeriği en yoğun şekilde yapmaktan çekinmedi.

Bu markanın yaşaması için ihtiyaç duyduğu tek şey ortaya saldığı korkudur. Onunla ancak “korkmuyoruz” markası ile rekabet edilebilir. Bunu gerçekleştirebilmek için de yaşam alanlarımızı korumak gerekiyor. Festivaller, maçlar, olimpiyatlar, dünya kupaları, kongreler, toplantılar, İstiklal caddesi, Cihangir sokakları, AVM’ler bizleri artık bunun için bekliyor. Bizler tüketici olarak korkmuyorsak markalar da “korkmamalı”! Teröre görmek istediği bu fırsat verilememeli.

Tabii ki siyaseten izlenecek yollar, politikalar ve tedbirler olacaktır. Bunlarla hoşlaşmayabilir ve ayrı bir platformda bu hesaplaşmayı da yapabiliriz. Ama kendi gündemimiz de teröre karşı başkaldırıyı  tüketici ve marka kimliğimize sahip çıkarak başlatabiliriz!

 

 

No Comments Yet.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir