Bugünkü iletişimcilerin talihsizliği yönetimde söz sahibi olamamaları

 

Campaign Türkiye

Campaign Türkiye ile yapmış olduğum ve Kasım 2018 sayısında yayımlanan söyleşinin tamamını buradan okuyabilirsiniz. 

Campaign Türkiye Kasım 2018

“…Sektör olarak baktığımda Türkiye ile dünyanın gündemi arasında ciddi bir fark göremiyorum. İş dünyasına karşı bir güven bunalımı var. Özellikle 2008’de yaşanan finans krizinin etkileri günümüzde kaybolmuş değil. Tüketicilerin, yatırımcıların, kanaat önderlerinin, düzenleyici kurumların, şirketlere karşı, ekonomiyi yönetenlere karşı güven sorunu var. Bu ilerledikçe itibar sorununa dönüşüyor. Dolayısıyla değerlerde bir değişim var. Fakat dünya çapında, değerlerde değişimlerin ne olduğu konusunda kafalar karışık. ”

“…Etik meselesinde sıkıntı yaşıyoruz. Kararlar alırken, işler yapılırken etik davranışları yeterli olarak hayata geçiremediğimizi düşünüyorum. Adil olmak, hakkaniyetli olmak, sorumlu olmak gibi… Çok uzun yıllar bunları halının altına süpürdük, kısa günün karına odaklandık, para kazanmaya odaklandık. Ama geleceğimizi güvence altına alacak şeyleri halının altına süpürdüklerimiz olduğunu göremedik. Bugün bunların ne kadar önemli olduğunu ve karşılaştığımız güven bunalımını aşmak ne kadar belirleyici bir faktör olduğunu görüyoruz.”

“…PR meslek olarak kendini yenilemesi gereken alanlardan bir tanesi. PR mesleğinin sadece Türkiye’de de değil, dünyada da ilişkileri ve iletişimi yönetme gibi bir yetkinliği var. İletişim ve ilişkileri yönetirken sırtınızı nereye dayayacağınız çok önemli. Toplumun çıkarlarına dayadığınız zaman bu aynı zaman da itibara, PR sektörünün kalitesine ve güvenilirliğine yapılacak yatırım haline gelir. Ama sadece maaşlı çalıştığınız ya da aylık danışmanlık üzerine çalıştığınız şirketin çıkarlarına yönelik bir performans sergilerseniz daha az önemli, toplumu aldatıcı ve düzeltmesi pahalı bir işe dönüşür.”

“…Ürününüz çok kaliteli olabilir, iyi bir tüketici referansı olabilir ama şirketin saha çalışanlarından, şirketin finans yönetiminden veya şirketin en tepesindeki yöneticinin herhangi bir yerde yaptığı konuşmadan bir itibar eksiği ortaya çıkarsa bundan bütün organizasyon, işletme  zarar görebilir. Dolayısıyla markaların bu perspektiften rekabete bakıyor olması ve rekabeti bu anlamda yönetiyor ve yönlendiriyor olmaları lazım.”

“…İletişimcinin görevi zaten hep bir adım ileride olmasıdır. Bu gelişmelerin içinde yer alan iletişimcilerin buradaki talihsizliği şu; bunları takip ediyorlar ve içinde yer alıyor olmalarına rağmen yönetimde söz sahibi değiller. Eğer bir yönetim kurulunun masasında, icra kurulunun masasındaki koltuklardan bir tanesinde iletişimci oturmuyorsa o zaman zaten söyleyecek çok fazla bir şey yok. Çünkü iletişimci şirketlerin çıkarlarını değil, şirket paydaşlarının beklentilerini  temsil ederek o koltuklarda oturur. Dünyada yavaş yavaş şirketler yönetim kurullarına STK temsilcilerini almaya başladı. Bağımsız üyeler değil , tam tersine sivil toplumun temsilcisi olan insanları yönetim kuruluna yani en stratejik kararların verildiği yerlere almaya başladılar ki o masada farklı paydaşların şirketin kendi çıkarına çelişki olacak bir şey var mı yok mu temsil edilsin diye. İletişimcilerin temel paradigmaları  o koltuklarda söz sahibi olabilecek bir mücadele verebilmesi ile bağlantılıdır. Bu mücadeleyi vermiyorlarsa çok zengin entelektüel bir birikime ve donanıma sahip olabilirler, çok birikimli ve profesyonel bir geçmişleri olabilir ama bunlar hiç bir işe yaramıyor. Karar noktasında onlar yoklar.  Bu mücadele onların bir numaralı gündemi olmalı.”

No Comments Yet.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir