Havadan Sudan Para kazanmak!

Beni Serdar Altan’ın pazarlamasyon.com’da yer alan “Nestle neden dünyanın en sevilmeyen markalarından biri?” başlıklı yazısı tahrik etti. 8 binin üzerinde markaya sahip olan ve 194 ülkede toplamda 447 fabrikası bulunan İsviçre merkezli yiyecek ve içecek üreticisi Nestle’den söz ediyoruz. Ama bu yazıda değineceğim konu markanın “su” meselesi ile ilgili yaklaşımı. Serdar Altan da yazısında belirtmiş; yıllar önce ben de bir kenara not almıştım. “Şirketin eski CEO’su Peter Brabeck-Letmathe 2013 yılında yaptığı bir açıklamada, suya erişimin insani bir hak olmadığına inandığını dile getirmişti.” Yani Nestle suyun evrensel bir hak olmadığına inanıyor. Yağmur  yağıyor, yeraltı suları haline geliyor, kartlar eriyor dereler ve ırmaklara dönüşüyor, “ama” diyor Brabeck-Letmathe, “biz bunları şişeleyip satarız, sen de parasını verip satın alırsın”…

Dünyanın maliyeti en düşük ama en kârlı işi

Bir de bu alıntıya dikkat çekeyim;

“Dünya tatlı su kaynaklarını denetim altına almanın olağanüstü kâr potansiyelini fark eden çokuluslu su şirketleri, tıpkı petrol ve altın gibi, suyu da bol sıfırlı kazanç kaynağı olarak görürlerken; su kaynaklarının denetimi giderek daha az sayıda şirketin elinde toplanmaktadır. Bu çerçevede, kamunun su kaynakları üzerindeki etkisi ve denetimi her geçen gün zayıflatılmaktadır.” [2]

Alıntının yapıldığı Gökdemir – Karakılçık araştırmasında şu tespit önemli: Suyu meta olarak satma düşüncesi ilk kez Fransa‟da ortaya çıkmış ve Fransız su şirketleri bugün dünyanın en büyük su şirketlerine dönüşmüştür. Su kaynaklarının ve hizmetlerinin özel sektör şirketlerine devrinde (özelleştirilmesinde) iki ana yöntem uygulanmaktadır. Birincisi, suların kullanım hakkının çeşitli sözleşmeler yoluyla devri, ikincisi ise mülkiyet hakkının devridir

Küresel su pazarı büyüklüğünün, toplamda yıllık 4 trilyon dolar düzeyinde olduğu tahmin edilmektedir. Su pastasının büyüklüğünü iyi hesaplayan DB (Dünya Bankası) ve IMF, kendilerinden kredi isteyen veya daha önceden borçlanmış olan yönetimlerden kredi ve borç karşılığında su kaynaklarını özelleştirmelerini şart koşmakta, bu yolla küresel su şirketlerine yeni iş olanakları sağlamaktadır… Yani su pazarı, getirisi yüksek bir pazardır. Dünya su tüketimi her 20 yılda bir iki kat artmaktadır. Bu bağlamda, dünya şişe suyu tüketimi 1997- 2005 arasında iki kat artmış ve 164.5 milyar litre olmuştur.[1]

Tatlı suyun yüzde 70’i tarımda kullanılıyor

Bir de BBC’nin şu haberindeki alıntıya bir göz atıp nereye varmak istediğimize bakalım; “2000 ile 2050 yılları arasında suya olan talebin yüzde 55 artış göstermesi bekleniyor. Tatlı suyun yüzde 70’i tarımda kullanılıyor. Artan nüfusu beslemek için gıda üretimi 2035’e kadar yüzde 69 artacak. Ayrıca elektrik enerjisi üretiminde soğutucu olarak da su kullanılıyor ve bu enerjinin yüzde 20 oranında artması bekleniyor.”

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı verilerine göre dünyada 1,5 milyarı aşkın kişinin içilebilir suya erişimin olmadığı bir ortamda konuşuyoruz bunları.

 

Su iklim değişikliğinin baş rol oyuncusu

Sanayi devrimini takip eden süreçte, yani topu topu 130 yıllık bir dönemde insanoğlunun kendini getirdiği yer “iklim değişikliği” gündemi oldu. “Su” bu gündemin omurgası. Önce itilip kakıldı, bir şeye benzetilemedi. Akarsulardan, barajlardan, dalgalardan enerji elde etmek ve bunu güneş ve rüzgarla katık etmek varken, yerin binlerce kilometre altındaki fosilden enerji tercih edildi. Bu tercih günümüzde iklim değişikliğinin baş rol oyuncusunu yani petrolü ortaya çıkardı. O zamanlar ne kadar doğru karar verdiğimizi bir petrol yan ürünü olan plastik poşetleri yasaklamaya kadar varan birçok çevresel kararın içinde görüyoruz!

Ama birden suyun kıymeti anlaşıldı!

Hatta;

Petrolden bile daha fazla para kazanılabileceği…

Uğruna sıcak savaşlar yapılabilecek bir başka oyun alanı olabileceği…

Başta tarım alanları olmak üzere, az gelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmalarının bu kanalla ele geçirilebileceği…

Coğrafi sınırların su kaynaklarına uygun şekillendirilebileceği…

Suya erişimin insani bir hak değil, özel şirketlerin denetiminde “parası” karşılığı satılabilecek bir meta olabileceği gerçekleriyle yüz yüze gelmiş durumdayız.

Yüzleşmekte olduğumuz bir başka gündem daha var; kitlesel göçlerle yüzleşiyoruz.

Kitlesel göçlerin neden-sonuç ilişkilerine baktığımız zaman düşünceler bizi yine suya götürüyor.

 

Su var ama adalet yok!

 

Su yok… Tarım alanları daralıyor.  Hasat yok. Beraberinde açlık, yoksulluk, hastalıklar, salgınlar geliyor. Çaresizlik, ölümü göze alıp kundaktaki bebeler dahil milyonları göçe zorluyor.

Su var, paylaşım adil değil…

Su savaşları var…

Savaşlar su zenginlerini bile fakirleştirirken 10-12 yaşlarındaki çocukların ellerinde otomatik silahları görüyoruz.

Sevgi, barış, hoş görü yerine…

Okul, eğitim, defter, kitap yerine…

Oyuncak, oyun yerine…

Mermi, kan ve ölümle tanışıyorlar. Ve daha kötüsü bunu oyuncak ve oyun yerine koyuyorlar. Beraberlerinde göç ettikleri coğrafyalarına ya bellerinde ya da düşüncelerinde götürüyorlar!

Allah’ın suyundan para kazanma hırsının bedelini ağır ama çok ağır ödüyoruz. Faizi hiç bitmeyecekmiş hesaplar gibi.

Ve galiba sıra “hava” ya geldi! Yine 130 yıllık sanayileşme hırsının estirdiği rüzgarlarla insanlık zehir soluyor. “Oksijen” tükeniyor! Her yıl 5,5-7 milyon kişinin bu yüzden öldüğünü ortaya çıkarıyor rakamlar. Çin ve Hindistan bu rakamlarda başı çekiyor.

İnsanoğlunun kendi ayağına sıktığı kurşun aslında kalbine ulaşmış gibi. Ama tabii ki çaresi var.

Örneğin;

Kanada’da Alberta’da kurulu Vitality şirketi.

Dağlardan topladığı havayı özel bir ambalaj içinde şişesi 24 dolardan satıyor. Her bir şişe ortalama 164 nefese karşılık geliyor. Sonra, bir 24 dolar daha lazım.

İnsanoğlunun sanayileşme öyküsünün bir dip notu olarak tarihin akışında bulunsun.

Bir yandan Çin uydumuz ayın karanlık yüzünde ektiği pamukları filizlendiriyor…

Diğer yandan Mars gezegeninde alternatif yaşam arayışı var…

Bu tarafta ise havadan ve sudan para kazanma kavgası…

Su ve hava bir hak mıdır bir mal mıdır?

Su ve hava insanoğlu için bir “hak” mıdır, yoksa dünya borsalarında inişli çıkışlı seyri olan bakır, pamuk, demir, susam gibi bir meta mıdır?

Pazarlamanın cilvesi olsa gerek günün birinde “insan haklarını” da cicili bicili ambalajlarda marketlerde satın almak zorunda kalırsak yukarıdaki soru gelsin aklımıza!

(*) BrandMap Şubat 2019 sayısında yayımlanmıştır

BM-27-SK

[1] Levent GÖKDEMİR – Yusuf KARAKILÇIK İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi İdari Bilimler Cilt 1, Sayı 1, 2012 www.inijoss.com 21. Yüzyılda Suyun Ekonomi Politiği ve Küresel Su Şirketlerinin “Küresel Ekonomik Kriz”i Fırsata Dönüştürme Olanakları

[2] a.g.e

 

 

No Comments Yet.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir