Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

Pandemi, Kurum İtibarı ve Sürdürülebilirlik

 

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK ADIMLARI DERNEĞİ ile 17 ARALIK 2020 akşamı bir söyleşi yaptık. Dernek başkanı Emrah Kurum’un yönettiği söyleşinin kaydını aşağıda bulabilirsiniz. Konumuz tabii ki; pandemi, itibar ve sürdürülebilirlik başlıkları altındaydı.

Emrah Kurum’un soruları ve benim cevaplarım ana hatları ile şöyle idi;

İtibar ve Sürdürülebilirlik

İtibar üzerine konuşmaya başlamadan önce, itibar denildiğinde ne anlamalıyız? İtibar ne demek? 

Toplum tarafından beğenilmek ve takdir edilmek.

İtibar değerler ve kültür üzerine inşa edilir.

İtibar bir proje değil bir felsefedir.

İtibar yönetimi içeride başlar.

Nihai hedefi tüm çalışanların şirketin değerlerinin ve kültürünün elçisi olmasıdır.

İyi bir itibar performansının ödülleri vardır; örneğin nitelikli profesyoneller itibarlı kurumlarda çalışmak isterler. Çalışanların bu kurumlarda bağlılığı yüksektir. Tüketiciler bu İş sonuçları kurumların ürünlerini tercih ederler ve çevrelerine tavsiye ederler. Finans kurumları bu kuruluşlara daha elverişli şartlarda kredi verirler.  Yabancı yatırımcılar ortaklık veya işbirliği için önce bu kuruluşların kapılarını çalarlar. Bu kuruluşların hisse senetleri daha güvenilir görüldüğünden bireysel yatırımcıların tercihleri arasındadır. Yani iyi bir itibar güvenli bir gelecek için davetiye gibidir.

Çıktısı güvendir.

İtibar ve sürdürülebilirlik arasında nasıl bir ilişki var? 

Sürdürülebilirlik geç keşfedilen değerler arasındadır. Yani olması gereken normali tanımlayan yaşam tarzıdır. Önce paraya değil gezegene, doğaya ve insana duyarlı bir yaşam felsefesini tanımlar. Bu anlayışın kapsamına giren değerlere uygun iş yapan kurumlar bunları umursamayanların arasından sıyrılır ve toplumun takdiri ile buluşurlar.

Başta insan hakları, doğal kaynakların korunması; gezegenin sürdürülebilirliği ile ilgili temel alanlar olmak üzere geleceğin bugünden inşa edilmesine yönelik ne varsa bu şemsiye altında toplanmaktadır.

Günümüzde toplum tarafından beğenilen ve takdir edilen şirketler sürdürülebilirlik konusunda iyi performans gösterenlerdir. Bunlar çalışanlarını önemserler, kadınların, çocukların, hayvanların haklarını samimi olarak desteklerler. Atıklar konusunda dikkatlidirler. Tedarikçileri ile etik bazlı sözleşmeler yaparlar, ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin arkasında dururlar, şeffaftırlar, adildirler, hesap verebilirlik ilkeleri vardır.

İtibar nasıl gelir, nasıl gider ve nasıl yönetilir?

İtibar tuğla üzerine bin bir emekle tuğla koyarak inşa edilen bir duvar gibidir. Uzun yıllar alır. Hiçbir zaman zaman tamamlanmaz. Ama yapılanın korunması ve kollanması en az inşa edilmesi kadar özen ister. Küçük bir dikkatsizlik bir çuval inciri berbat eder. Kötü haber şu; itibar lekesini hiçbir deterjan çıkarmaz.

Pandemi ile Birlikte Yaşanan Değişim/Dönüşüm

Bir itibar yöneticisi olarak pandemi sürecinde gözlemleriniz neler? Pandemi sürecinde sorgulamalarımız arttı.  Bu süreçte kurumlar neleri sorgulamaya başladı? Nerede yanlış yapıyoruz? Başka önceliklerimiz var mı, olabilir mi?

Pandemi ile önce bir şaşkınlık yaşandı. Gelip geçer sanıldı. Ancak ne zaman sınırların kapatılması gündeme geldi işin şakaya gelir tarafı olmadığı gerçeği gündemi oluşturdu.

Burada da yaşananlara “kriz” gözü ile bakanlar yanıldılar. Çünkü içinde düştüğümüz durum bir “kaostu”. Hatta Mart 2020’deki blog yazımın başlığı “Koronakaos” olarak tanımlanmıştı.

Krizler yönetilebilir olgulardır. Kuralları bellidir. Bunlara uygun işler yönetilirse kriz az hasarlı atlatılabilir. Kaoslar öyle değil. Neresinden tutulacağını, neresinden başlayacağınızı bilemezsiniz. Ortada bir toz bulutu vardır ve bu durulana kadar kaos yaşamı teslim alır. Aynen şu anda olduğu gibi. Kaos devam ediyor.

Dünyada, bu süreçte kaos teşhisi koyan kuruluşlar; öncelikle çalışanlarının ve ailelerinin sağlığını güvence altına alacak önlemlere başvurdular. Hemen bunun yanında tedarikçilerinin yanında olduklarını ve bu zor dönemi beraber atlatacaklarına dair bir duruş sergilediler.

Teknolojinin her imkanını kullanarak sağlığı tehlikeye atmadan işlerin devamını güvence altına alacak önlemlere başvurdular.

Ama daha önemlisi toplumun tüm kesimleri ile destek ve dayanışma ortamının yaratılmasına ön ayak olundu. Gerçekten ve samimiyetle bu zor dönemin koşullarından etkilenenlerin yanında olabilmek için ciddi gayret gösterildi.

Korona ile dünyanın her tarafında herkes için yeni bir yaşam başladı. Belki maskeli hayat bunun simgesi olarak tarihte bu dönemi anımsatacak. Her anlamda “mesafeli” bir hayatın içine girdik.

Yaşanan değişimlerin bireysel de etkisi oldu. Bu süreçte insanlar istifa ederek kırsala yerleşmeye ve ailesiyle daha fazla vakit geçirmeye başladı. Bu dönüşümü nasıl yorumlarsınız?

Zaten kentsel yaşamın beton yorgunluğu zihinleri buna hazırlamıştı. İnsanlar “ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz, daha ne kadar” gibi sorularla kendilerini sorgulamaya başladılar.

Yani, Olması gereken normali keşfetmeye çalışıyoruz

Pandemi Sonrasına Hazırlık

Çalışanın bağlılığı mı yoksa çalışan mutluluğu mu önemlidir? Arasında ne gibi bir fark vardır?

Kavramların altını boşaltmak gibi bir işimiz var. Biraz geriye gidersek; 1990’lar öncesinde şirketlerde İdari işler müdürlüklerine bağlı personel müdürlükleri vardı. Bordrolar, özlük işleri asli çalışmaları idi. 1990’larla beraber kalite kavramının iş yönetiminin omurgası olarak tanımlanmasına paralel personel müdürlükleri insan kaynakları ile tanıştırıldı. Birkaç yıl içinde çalışanların “önemli” insanlar olduğu keşfedildi. Şirketlerin performanslarını doğrudan etkilediği gerçeğinden hareketle çalışanların memnuniyetine odaklı uygulamalar pıtrak gibi yayılmaya başladı. Bunların içinde tabii samimi uygulamalar da vardı. Ancak görüldü ki işinden, şirketinden memnun olan çalışan yerinde durmuyor iyi bir teklifin peşinden şirketten ayrılıyor. Bu kez 2000’lerle birlikte çalışan bağlılığı kavramı politikaları geliştirildi. Ancak görüldü ki bu da özellikle nitelikli çalışanları tutmaya yetmiyor. Çalışan mutluluğu kavramı aslında ilk keşfedilmesi gereken idi. Yani maddi tatminin ötesinde çalışma ortamı, ailesinin de gözetilmesi, adil ve etik bir yönetim anlayışı, fikrinin önemsenmesi, yapmak istediklerine fırsat verilmesi, sosyal sorumlulukların içinde aktif çalışmak istemesine engel olunmaması gibi bir çok konunun bu kavramın şemsiyesi altında olduğu görüldü.

Mutluluğu yönetmek içinde samimiyet olan her şeydir.

Yazılarında “yeni normal” değil ama ”olması gereken normale” geçişten bahsediyorsun. Pandemi sonrası “Olması gereken Normal” nasıl olacak veya olmalı?

Bu süreçte eskiden yanlış olduğunu gördüğümüz çok şey öğreniyoruz. Yani normal halimize dönüş geleceğimizi güvence altına alabilir belki

Ben buna Konfüçyus öğretisi diyorum.

Ahlak ve siyaset… Erdemli insanı keşfetmek.

Temel görüşü erdemli insan ve uyum içinde yaşayan toplum olmuştur. Bu ideale ulaşabilmek için ise, erdemli insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, doğaüstü varlıklar ve benzeri kavramlara ve olgular yer bulmaz. Bu bakımdan ele alındığında Grek Felsefesinde Sokrates de benzer yaklaşımlar sergilemiştir. 

Biraz önce de değindiğim gibi insan elinden çıkma kanunların önünde gezegenin ve doğanın kanunları var. İnsanlık var olduğundan bu yana hep doğa kanunları ile bir şekli ile insan çatışma yaşamış ama hiç galip gelmemiş. Yani dere yatağına yapılan evler örneğinde olduğu gibi doğa gün geliyor kulağınızı çekiyor. Peki bu kentlerde insan ilişkileri nasıl olacak? Yalan, dolan, hilekarlık… Konfüçyüs öğretilerinde bunların da karşılığı var.

O zaman gezegen ve doğa ile uyumlu bir yaşamı benimsemekle başlamak olması gereken normale bir yolculuk olabilir. Maalesef sanayi devrimi ile beraber bu aymazlık, vurdumduymazlık en üst seviyeye ulaştı. Şimdi işin içinden çıkamıyoruz! Bu topraklarda binlerce yıl önce yapılmış ve şimdi antik kentler olarak tanımladığımız yerleşim birimlerine baktığımız zaman olması gereken normalin ne olduğunu görürüz. Kenter nerelere kurulmuş, pazarlar nerede, amfi tiyatrolar, galeriler, tarım alanları vs.

Sizce 2021 yılında neden umutlu olmalıyız? (Dernek olarak çözüm odaklı ve iyinin çoğalması için çalıştığımız için genelde kapanışı umutlu kapatıyoruz 🙂

Sadece 2021 den değil gelecekten umutlu olmamız halinde yaşam kalitemizi artırabiliriz.

  • Cesur çıkışlar gerekiyor
  • Eski model düşünmeyi bir kenara bırakmalıyız.
  • Karbon ayak izi, plastik ayaz izi söylemlerini aşmalıyız.
  • Yeni küresel örgütler kaçınılmaz. Bugünün Birleşmiş Milletleri, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi raf ömrü dolmuş kurumların yerine iklim krizi ve küresel ısınmanın temel sorunları ile baş etmek için küresel ölçekte devinim yaratacak yepyeni kurumlara ihtiyaç var.
  • Hisse senetlerinin bir anlamının kalmadığını, hatta geleceğimizi karartan enstrümanlar olduğunu düşünebilmeliyiz
  • Bir avuç spekülatörün oyun tahtası olan borsaları hayatımızdan çıkarabilmeliyiz
  • Şirketlerin büyümesine izin vermemeliyiz
  • Küresel tek para birimine geçebilmeliyiz
  • WİKİPEDİA toplumuna dönüşebilmeyi düşünebilmeliyiz
  • Ahlaksız bilimi dışlamalıyız
  • Heykeltraşların vergi rekortmenleri olabileceği toplumlara dönüşebilmeliyiz.
  • Adaleti gerçek anlamda toplumsal yaşamın omurgası yapabilmeliyiz.
  • Tarımda yerel üretimi tetikleyecek işleri yapmalıyız. Binlerce yıllık doğa ve tarımbilgisini koruyabilmesi, bir sonraki nesillere aktarabilmeliyiz. Açlığın önüne yerelde geçebilmeliyiz.
  • Enerji- Su ve tohum bedava olursa diye bir yazı yazmıştım pandeminin ilk döneminde . İlgilenenler bloğumdan okuyabilirler. Özetle şöyle demişim.

Rüya bu ya!

Suyun, enerjinin ve atalık tohumların “bedava” olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunların kim tarafından nasıl yönetileceği, yatırımların nasıl yapılacağı, insanların faydasına nasıl sunulacağı ile ilgili konuların “şimdilik” üzerinde durmuyoruz. Ama, su, kullandığımız her türlü enerji (tren, otobüs, uçak, araba gibi ulaşım araçlarının tamamı zaten ya elektrikli ya da güneş enerjisi ile çalışıyor) ve daha önemlisi sağlıklı beslenmenin ana girdisi olan tohum, bitki ve ağaç fidanları bedava!
Rüya dedik ya; üstelik sağlık hizmetleri, ilaç da bedava!
Bir sonraki bölümde tüm dünyanın “wikipedia” toplumuna dönüştüğünü görüyoruz. Yani üretime herkesin ücretsiz katkı sağladığı, üretimin yine ücretsiz paylaşıldığı bir toplumsal yaşam!

Para?

Onun da çözümünü bulmuşuz; var olan tüm paralar kalkmış! Bir tek para dolaşıyor sanal ortamda. Karşılığı nüfusla ilişkilendirilmiş. Bir ülkenin nüfusu ne kadar azsa bu paranın değeri orada o kadar daha değerli 

Guardian’da bir yazı; “Hazır fırsat ayağımıza gelmişken fosil yakıta dayalı endüstrinin vanalarını kapatalım” diyor. Hepimiz biliyoruz ki 150 yıldır dünyamız önce petrol yataklarının paylaşımı, sonra giderek tükenmekte olan su kaynakları ve son yıllarda da tohum meselesi yüzünden gün yüzü görmedi. Bunlar beraberinde üç büyük iş kolunun “lunaparkı” oldu. Enerji, savunma ve finans yeryüzünün tüm kaynaklarının üzerine çöreklendiler. Canları istediğinde savaş icat ettiler, yeri geldi borsaları tepe taklak ettiler, silahlanmanın nükleerini bu gezegenin başına dert ettiler!

Siyasete, ticarete, dinlere, üretime, tüketime, teknolojiye hükmettiler.

İçinde “insanın” olmadığı bir dayatma yaşamın normali oldu.

Ve bu normal gün geldi tüm dünyayı ne kadar süreceği belirsiz bir “karantinaya” taşıdı.

8 Milyara yakın insan bir anda “mülteci” kıvamında bir yaşamla yüzleşti. Getto ile tanıştı. Kapıdaki Maserati bir anda bahçe aksesuarı oldu.

Zengin ve fakir eşitlendi.
Olağanüstü hal “olağan hal” oldu!
Sınırlar kapatıldı.
Yaşam sıfırlandı desek abartma olmaz.

Milyonlarca insanın kimliğine “taşıyıcı” sıfatı ile yerleşen KoronaVirüs buna neden oldu denilebilir ama o olmasaydı iklim değişikliği ve küresel ısınma yedek oyuncu olarak saha kenarında sabırsızca bekleşiyordu zaten. Ebola ilk 11’de sahaya çıkanlardan. Kuş, keçi, domuz ve deli dana gibi bilumum hayvanlara yakıştırılan salgın hastalıklar son yıllarda insan ve doğa arasındaki itişip kakışmanın gündemini oluşturuyordu.

Dünya Günü 50. Yılını geride bıraktı. Yaşamakta olan çevre sorunları ve bunların sonucunda yaşamak zorunda olduğumuz kalitesiz yaşamı tersine çevirmek için bilimin sesine kulak vermedik ve 50 yıl kaybettik! Bu gezegenin, üzerindeki çiçek, böcek, kuşlar ve ağaçlarla bize zimmetli olduğunu görmezden geldik. Yeddi eminlik görevimizi sanal zenginliklerimiz için savsakladık. Zenginlerin zenginliklerini bile yaşayamadıkları bir dünya için insanlık çok ağır bedeller ödedi ve ödemeye devam ediyor. Eğer, enerji, su ve tohum dünyanın her yerinde ve herkes için bedava olursa insanın insan olmanın erdemleri ile buluşabileceği bir geleceğin kapısı aralanır mı diye düşünmeden edemiyorum.

 

 

 

 

 

Henüz yorum yok.

Ne düşünüyorsun?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir