Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

Yoksa “doğru” diye öğretilenler yanlış mıydı?

“Bildiğimiz bütün ‘doğruların’ aslında ‘yanlış’ olduğu gerçeği ile tanışmak nasıl bir duygu? İşte öyle bir dönemden geçiyoruz. Doğru bildiğini zannedip peşine düştüğümüz ve bu gezegenin herhangi bir yerinde inşa ettiğimiz yaşamlar bugün hepimizi içinden çıkamadığımız, sorunlarına çözüm üretemediğimiz, basiretimizin bağlandığı bir dünya ile başbaşa bıraktı bizi!”
Bu alıntı da Şimdi Stratejik İletişim Zamanı isimli kitabımızın yeni baskısının önsözünden… Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir yoktu yayınevlerinde, kitapçılarda.  Fotokopi ile çoğaltılıp okunması yaygınlaşınca 2. baskısı yapıldı!

Hayata küsmekten söz ediyor bu baskının önsözü.
“Küresel ısınma ve iklim değişikliği başta olmak üzere, kontrol edilemeyen nüfus artışı, açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar… Bunlar yetmiyormuş gibi, rüşvet, yolsuzluk, suistimal… Üstüne üstlük insan hakları ihlalleri, ayrımcılık ve sayabileceğimiz diğer sorunlar; ülke, din, dil, coğrafya ayrımı gözetmeksizin bu gezegende yaşayan herkesi bir şekli ile olumsuz etkiliyor. Hayata küstürebiliyor. Hayatın insana küsmesine neden olabiliyor.”
Neden hayata küselim ki?

Özellikle sanayileşmenin başladığı 1800’lü yıllardan bu yana…
“Hiç bir şey olmayacakmış, kaynaklar hiç tükenmeyecekmiş” gibi kurgulandı yaşam.
Geldiğimiz noktada tıkandı.
Sorunlar, çözülmek bir yana bir biri üstüne binerek yumak olmuş durumda…
20. yüzyılın kendi “özel” gündemi nedeniyle değerlerimiz kayboldu!
Sorunlarımızın çözüm anahtarı,
insanı insan yapan değerler aslında zaten “içimizde” varlığını sürdürüyor!
Yaşama karışmasına izin vermiyoruz.
Yok da etmiyoruz.
Ahlakı, erdemi, dayanışmayı, sevgiyi kitap sayfalarında, film karelerinde seviyoruz!
İşimize, gücümüze, sosyal hayatımıza, yaşamın tüm odacıklarına yayılmasına engel olmak için siyah kalın perdeler çekiyoruz etrafına!
“Aslında son 30 yıla baktığımızda, bu kötü gidişatın karşısında belki umutlanabilmemiz için, çok şeye tanık olduk ama 3 kilometre taşı, sanki tüm yazgıyı değiştirecek nitelikte günümüzde farklı bir gündemle buluşmamızı sağladı.
Bunlardan ilki, 1984 yılında Apple Macintosh’un lansmanıydı. Belki bazılarına göre sıradan bir bilgisayar lansmanı idi 16 Ocak 1984’de ABD’de Super Bowl’un devre arasındaki 60 saniyelik reklam filmi. Ama, gerçekte, bireylerin küreselleşmesinin simgesel kilometre taşı idi. Çünkü, o lansmanın arkasındaki vizyon, ‘günün birinde herkesin masasında bir bilgisayar olacağını ve herkesin bu bilgisayar ile dünyanın her hangi bir yerindeki bir bilgiye zaman kısıtlaması olmaksızın ulaşabileceğini’ söylüyordu. Bu iddianın ortaya atıldığı günlerde, bilgisayarlar, iş yerlerinde büyük metrekarelerdeki odalardaki onlarca makinanın olduğu ve sadece bilgisayar eğitimi almış kişilerin dokunabildiği, çalışabildiği görüntüler vardı.  Çok değil, bu lansmanı takip eden on yıl içinde, belkide ışık hızıyla, dünyanın heryerinde her yaştan insan bilgisayarla tanışıp, oynaşmaya başladı!”

Steve Jobs ve arkadaşlarının bu öngörüsünün günümüzde ise geldiği nokta malum!

“Bu arada 1992 yılında önemli bir gelişme daha oldu. Birleşmiş Milletler tüm üye ülkelerin devlet ya da hükümet başkanları ile Rio’da toplandı. Bu toplantı ile ‘sürdürülebilir insanı gelişim’ kavramı ortaya atıldı. Böylece, tarihte ilk kez, insan neslinin devamı ile ilgili tehlikelere resmi olarak dikkat çekildi ve üye ülkelerden konuyla ilgili somut adımlar atılması talep edildi! Başta, çevre, sağlık, yoksulluk, açlık gibi konularda somut adımlar atılmazsa bizi ne kadar karamsar bir dünyanın beklediğine dair somut rakamlar katılımcılarla paylaşıldı.”

Günümüzde artık günlük hayatın bir parçası olan “sürdürülebilirlik” kavramının özüne inmek için Rio toplantısına göz atmak gerekiyor.

“Üçüncü adım yine Birleşmiş Milletlerden geldi. 1999 yılında ‘Küresel İlkeler Sözleşmesi’ ile iş dünyasının ‘sürdürülebilir insani gelişim’ içindeki rolüne dikkat çekildi. Birleşmiş Milletler iş dünyasından ‘iş modelini’ değiştirmesini talep ediyordu!  Bu talep, kendini finansal iş sonuçlarına şartlamış ve tüm politika ve stratejilerini buna odaklamış iş dünyası için kolay kabul edilebilir bir şey değidi. Nitekim, az sayıdaki küresel şirketin dışında konuya ilgi gösteren de olmadı.”

Ancak,  önemli bir konu atlanmıştı!
Macintosh’un 1984’deki lansmanı ile 2000’lere gelindiğinde…
7’den 70’e neredeyse herkes bilgisayarla tanıştı…
internet dalgaları üzerinde bilgi ile kuş uçuşu yapan bir değişimi tamamlamak üzere…
Dahası;
Özgürce herşeyin paylaşıldığı bu ortamda,
İnsanoğlu kaybettiği değerlerin peşine düştü…
Ahlak, erdem, dürüstlük herkesin katılımı ile yeniden sorgulanır oldu.
Maskeler teker teker düşmeye başladı!
“Ak koyun kara koyun” ortaya çıktı…
“Bu değerlerin etrafında buluşmak isteyen ve dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insanlar ellerindeki teknoloji ile şirketler, hükümetler ve devletler üzerinde büyük bir baskı oluşturmaya başladılar. Yani küreselleşme kabuk değiştiriyordu. Markalardan ve şirketlerden bireylere geçiyordu.”
“…Bu büyük değişim doğal olarak iletişim yönetimini de etkiledi. Kavramsal olarak şirketlerin iletişim diye bildikleri ve belki de bir çoğu için ‘kenar süsü’ olarak algılanan kavram kendi içinde; kurumsal iletişim, çalışan markası, sürdürülebilirlik yönetimi, itibar yönetimi, kurumsal sorumluluk, sivil toplum katılımcılığı, sanal medya yönetimi gibi on yıl önce pek de sözü edilmeyen ancak her biri ayrı uzmanlık alanı olabilecek dallarda yolculuk yapmaya başladı.”

İşte bu yüzden “Şimdi Stratejik İletişim Zamanı”… Yarın belki de çok geç olacak ve çok pahalıya mal olacak.