Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

İstanbul’a bir buruk veda!

Şirketin adını aldığı ORSA...

Şirketin adını aldığı ORSA…

Tam 20 yıl olmuş.

Takvimler Kasım 1993’ü gösterdiğinde İstanbul’da Teşvikiye’deki Güneş apartmanın giriş katının kapısına “Orsa” tabelasını asmıştık.
Denizcilikle uğraşanlar bilir; rüzgara karşı yelken açıp gitmenin adını. Halkla ilişkiler gibi kendi içinde türlü zorluğun ifadesini şirket adına taşımak belki bilinçli bir seçim değildi. Ama zaman içinde bir biri ile bütünleşti bu metafor.
3,5 kişi idik.
Ama umutlarımızı 500 m2’lik bahçemizin her bir santimetrekaresine özenle ekmiştik.

Adı halkla ilişkiler olan yolculuktu.
Geride, biri 1985, diğeri 1990’da yazılmış iki kitap ve İzmir’de kendi çapında bu mesleğe kendini adamış genç ama heyecanlı yüreklerden başka bir şey yoktu!
Aaaa… Pardon… Pardon… Vardı!

üzerini tıklayınız

üzerini tıklayınız

1992’de kafa kafaya verilerek “İşte bu bizim anayasamız” dediğimiz ve “Bu işi yapacaksak böyle yapmalıyız” diye tanımlayabileceğimiz umutlarımızın sesi, hayallerimizin resmi vardı.

2002’ye kadar her yıl sonu özenle güncelledik.
Geçmişin hayallerini başarılarımızla evlendirdik.
Özenle yaşattığımız bu belge nice doktora ve lisans üstü tez çalışmalarına konu oldu.
İstanbul’a 1993’de geldik ama “hoş gelemedik”!
1994 krizi…
Hazırlıksız yakaladı . Ama hayallerimizi terk etmedik!
Dünyaya açılacak, uluslararası gelişmelerin bir parçası olacaktık. Bunun için İstanbul’a gelmiştik.

üzerini tıklayınız

üzerini tıklayınız

Evet yerleşmemiştik, İzmir-İstanbul arası parçalı bir yaşam vardı.
Ancak meslek tutkumuzu paylaşarak, çoğaltarak, yayarak gerçekleştirebileceğimiz bir gündemimiz vardı. Ve hep olacaktı.
Uluslararası mesleki standartlar, ölçümleme/değerlendirme, raporlama, şirketlerimizin bağımsız denetimi, insan kaynaklarımıza yatırım gibi konular yıllarca gündemimizden hiç düşmedi. Sektörde rakip olabilirdik ama iş mesleğin itibarı ve standartlarına gelince sorgusuz sualsiz dayanışma örnek bir model oldu.
1998’den itibaren 5 yıl kadar Levent’te bahçe içindeki villamızdaki çalışma ortamımız hayallerimize mutluluk kattı.
Sonra 2001 krizi…
Şartlar değişti. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de meslek bir kimlik bunalımına girdi.
Daha önce müşterisinde olmayan bilgi ile hareket eden ve katma değerli farklılaşmayı bu bilginin işlenmesi/servis edilmesi ile yakalayan sektör bu dinamiği sürdüremedi.
Dahası “bilgi” müşteri tarafına geçti! Sektörün sıkıntılı yılları başlamıştı.
Ama yan kulvarda yıldızı parlayan başka  alanlar vardı; İtibar Yönetimi gibi!
İstanbul’daki ikinci on yıl ilki kadar heyecan dolu sayfalar çevirmeye başlamıştı. Ama en az on yıllık bir süreç vardı.
Göze alınabilecek miydi! İlk on yıl neleri göze almıştık bunu mu alamayacaktık!
Nitekim öyle oldu…
Bu kez Kabataş set üstü bu sürece on yıl ev sahipliği yaptı. Göz açıp kapayana kadar on yıl geçti. Nitekim bugün itibar yönetiminin iş dünyasının ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz.
20 yıl boyunca umutlarımızı birlikte resmettiğimiz genç yürekler bana omuz verdi, inandı ve elinden geleni hedeflerimize katık etti. Bize inanan müşterilerimiz yıllarca bırakmadılar tuttukları eli. Onlara şükran dolu duygular iletiyorum buradan.
Bugün bir kez daha yaşam felsefesine hayran olduğum Robert Redford’un Utah’da Westminster College mezuniyet töreni konuşmasını izledim youtube’da.  “alınmayan risk, risktir” diyor Redford. Biz de bana inanan çalışanlarım ve müşterilerimle hep risk aldık. Neyi başardık, ya da başaramadık bunu zaman gösterecek. Ama hem kendimize hem Orsa’ya hiçbir zaman bir “öz geçmiş” yazmanın peşinde koşmadık. “öz gelecek” riskin kendisi idi ve bunu yazmayı benimsedik!
Şimdi;  biraz “zorunluluktan” biraz da İstanbul’un insanı tüketme hırsından bir “veda” zamanı bu büyülü dünya kentine. Yine yaşamımızda bir yerde olacak. Yine aylık iş ziyaretlerimizde “ayak bastı” türünden trafik ve kaotik işkencesine maruz kalacağız. Ama bu kez İstanbul’a Alaçatı’dan sesleneceğizJ

üzerini tıklayınız

üzerini tıklayınız

Satır başları ile neler denedik ORSA’da:

  • 1992 yılında (Daha İstanbul’ telaffuz bile edemezken) şirketin ilk anayasasını yaptık. 2001 yılına kadar aralıksız her yıl sonu çalışanlarla birlikte yaptığımız değerlendirme toplantıları ile hedeflerimizde ne kadar başarılı olduk, neleri iyileştirmemiz lazım, neleri hedeflememiz lazımı konuştuk.
  • Etkinliklerimizde çalışan host ve hostesleri çok önemsiyorduk. Bir etkinlikte çalışacak arkadaşlarımızı önce eğitime alıyor, sonra provaya davet ediyor arkasından da müşterimizi tanımaları için özel bir brifing veriyorduk. Çoğunluğu üniversite gençleri olan  bu arkadaşlarımızın ailelerine etkinlik öncesi mektup yazar ve hangi gün, hangi müşteri için nasıl bir etkinlikte görev alacağını iletir, ücretinin ne olduğu, ne zaman alacağı, etkinlik sonrası evine nasıl bırakılacağını bildirirdik.
  • 1995 yılında İstanbul’da Brisa müşterimiz oldu. Toplam Kalite Yönetimini ilk benimseyen ve 1996 yılında da EFQM Avrupa Kalite Büyük Ödülünü alan Brisa’dan Toplam Kalite Yönetimi adına öğrendiklerimizi şirket içi süreçler ve değerlendirmelerde olduğu gibi kullandık.
  • 1997 yılında IPRA’nın (Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği) Helsinki’de düzenlediği Halkla İlişkilerde Kalite Standartları ve Ölçümleme Kongresi tüm dünyada mesleğin bir kilometre taşı oldu. Bu kongre ile birlikte aynı tarihlerde yine Helsinki’de düzenlenen CERP (Avrupa Halkla İlişkiler Dernekleri Konfederasyonu) ve ICCO (Uluslararası İletişim Danışmanlıkları Birliği) toplantılarına katıldım.
  • Mesleğimizin çok önemli bir sorunu olan standartlar ve ölçümlemenin Helsinki’de bu kapsamda ele alınması karşısında Türkiye’de bir şeyler yapmamız gerekiyordu.  Meslektaşım Ali Saydam’ında desteği ile birbirine şeklen rakip olan halkla ilişkiler şirketlerini toplamaya çalıştık ve ortak hareket zemini aramaya çalıştık. O zamanlar bu çağrımıza; BERSAY, CAPİTOL,MPR, ORSA, ZARAKOL şirketleri yanıt verdi ve PRCI Turkey kuruldu. Daha sonraları bu şirketlere TRİBECA ve Ankara’da bulunan GTC de katıldı. Böylece mesleğimizin uluslararası standartları konusunda sektörde ortak bir hareket başladı. Dahası, İngiltere dışında dünyada bağımsız denetimden geçerek sertifika alan ilk PR şirketleri ORSA’nın da aralarında olduğu Türk şirketler oldu.2000’li yıllarda bu süreç İDA, İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği olarak 30’a ulaşan şirket sayısı ile devam etti.
  • 1998 yılında yine sektöre bir çağrı yaptık. Ölçümleme ve değerlendirme konusunda ortak bir şirket kurmak konusunda birlikte hareket etmek istedik. Bu çağrıya sadece PRCI’ı oluşturan şirketler cevap verdi ve bugünkü hizmet içeriği vizyonu ile PRNET kuruldu. Ancak, sınırlı kaynaklarımız arzu ettiğimiz teknolojiyi geliştirmeye yetmedi. Bir kaç yıl sonra şirketi satmak zorunda kaldık. PRNET’i kurduğumuz yıl dünyada sadece 8 ülkede halkla ilişkiler medya içerik analizi yapılıyordu.
  • 1998 yılında bir önemli gelişme daha oldu. Türkiye resmen ICCO (Uluslararası İletişim Danışmanlıkları Birliği)üyesi oldu ve Lucern kentinde yapılan ilk dünya kongresine PRCI’ı oluşturan meslektaşlarımızla birlikte katıldık. Kurum itibarının ilk kez bu kadar yaygın seslendirildiği bu kongre ile ufukta yeni hedefler belirlenmeye başlamıştı.
  • ICCO üyesi şirketler Türkiye’de mucizeler yaratmaya başladılar. En kapsamlı staj programı, üye şirketlerin çalışanları ile 3 ayda bir düzenledikleri “benchmark” toplantıları, yılda 200 adam/saate varan iç eğitimler ve London School of Public Relations eğitimlerine başlanması sektöre yeni bir heyecan getirmişti.
  • 6 yıl boyunca ICCO’da Türkiye’yi temsil ettim. Yılda iki kez üye ülkelerin ev sahipliğinde yapılan yönetim kurulu toplantılarından bir tanesi de Türkiye’de yapıldı. Dünyada halkla ilişkiler mesleğinin duayenlerini İstanbul’da ağırlamak fırsatını bulduk.
  • ORSA’da çalışanların eğitimi programı şöyle uygulanıyordu;Şirket içinde farklı yönetim uygulamaları da yapılıyordu. Örneğin 1996 yılında şirketi her ay bir çalışan yönetiyordu. Tam yetkili olarak kırtasiye alımına da o karar veriyordu, sigorta ve vergi beyannamelerinin imzalanmasına da… Böylece, çalışanlar bir şirketin ayakta durması için sistemin nasıl işlemek zorunda olduğunu yaşayarak öğreniyorlardı.
    • Her ayın son cumartesisi tüm çalışanlar belirlemiş olduğumuz konulardan birini diğer çalışma arkadaşlarına sunuyorlar ve dinleyenler ; sunum kalitesi+ içerik +kaynaklar +örnek olay başlıklarına göre not birbirlerine not veriyorlardı.
    • Yıl içinde her bir çalışanın belirlenmiş tüm konu başlıkları ile ilgili sunum yapması bir zorunluluktu.
    • Çalışanların performans değerlendirmesine bu sunumlar % 40 oranında yansıtılıyordu.
  • Bir dönem entelektüel birikimi artırmak için farklı bir uygulama başlattık. Her çalışan her ay bir misafiri ile birlikte; bir klasik konser, bir sinema ve tiyatroya gitmek zorundaydı. Ayrıca bir kitap alması ve bir paydaşı ile iş yemeği yemesi de gerekiyordu. Bunların giderlerinin tamamını şirket karşılıyordu. Ancak yerine getirmedikleri varsa o rakam kendisinden tahsil ediliyordu.
  • Müşteriden önce mesaiye başlamak bir ilke idi. Yine yıllık izinler müşterinin izin kullanacağı tarihlerde yapılıyordu.
  • Akşam 18:00′den sonra çalışmak yasaktı. Çalışanların sosyal hayatı olması destekleniyor ve bu nedenle 18:00′den sonra çalışmak şirket yönetimi tarafından hoş karşılanmıyordu.
  • Ülkemizde halkla ilişkiler sektöründeki ilk web sayfasını 1996 yılında ORSA açtı. Yine şirket içine yönelik ilk intranet ve forum uygulamaları 1998 yılında ORSA’da yapıldı. Teknolojinin sektörü çok yakından ilgilendirdiğinin bilincindeydi ORSA.
  • Sektörde kurumsallaşmanın ilk  örneğini verdi ORSA. 1999 yılına profesyonel bir genel müdür ile girdi. Başarısızlıkla sonuçlanan bir deneyimdi. Pahalıya mal oldu. Ama içinden bir üniversite bitirecek kadar dersler çıktı.
  • Çalışanlarını şirkete ortak etmek şirketin vizyonuydu. 2000 yılına gelindiğinde; Müşteri direktörleri,  mali işler yönetmeni ve yönetim asistanı bedelsiz hisseler karşılığı şirket ortağı oldular. Hisselerin çalışanlardaki kısmı %45 idi.

 

Henüz yorum yok.

Ne düşünüyorsun?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir