Parayı Nasıl Kazandığınız Sosyal Sorumluluktur!

“Parayı nasıl kazandığınız sosyal sorumluluktur” ifadesi Global Reporting Initiative  Başkanı Mervyn E. King’e ait. (*) 2009 yılında başkanlığını yapacağı bir konferans nedeniyle geldiği Istanbul’da  başbaşa yemek yerken kullanmıştı bu ifadeyi. Aslında bu ifade içinde bulunduğumuz yüzyıla yol gösterecek ve yön verecek bir anlamı taşıyordu benim için.  Çünkü sanayileşme ile birlikte çehresini değiştirdiğimiz iş dünyası 20. Yüzyılı oldukça kabarık bir sabıka dosyası ile geride bırakmıştı. Bırakın parayı nasıl kazandığımızın hesabını vermeyi, kazandığımız paranın nasıl kazanıldığının üstünün örtülmesine yönelik öyle modeller, formüller geliştirildi ki bugün bile bunları terk etmeye zorlanıyoruz!
İşte bu yüzden sosyal sorumluluğu günümüzün gündemi haline getiren olgunun  “sorumsuzluklarımız” olduğu gerçeği ile yüzleşmek işimize gelmiyor. Nükleerden, silahlanma yarışına, kaybolan bitki örtüsünden, kimyasal atıklardan kirlenen göller, akarsulara, çölleşen tarım arazilerine, yangınlarla yok olup giden ormanlara ama en temelinde “insan haklarını” yok saymamıza kadar varan bir dizi sorumsuzluğumuzun sicilimizi kabarttığı geçmişin yaralarına “sosyal sorumluluk” ile pansuman yapma gayreti içindeyiz!

www.sessomsfamily.net

Fosil yakıtların cazibesi ve büyüsü uğruna terk edilen insanın insan gibi yaşayabileceği bir toplum düzeni bir yandan bölgesel ve küresel savaşların gerekçesi olurken diğer yandan bu büyülü kaynak insan neslinin kendini kurutması ve hatta yok etmesine yönelik ürünlerle yaşamın dört bir yanını bir ahtapot gibi kollarının arasına aldı. Ahlaki ve moral değerler, çalışanların hakları, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı, doğanın  tükenişi petrol bazlı türev ürünlerin bir çıktısı olarak gündemimize geldi oturdu. Ne yazık ki aynı senaryo şu anda nükleer üzerine yazılmakta!
İş dünyası tarihinde ilk kez bir teknoloji şirketinin (Apple) pazar değeri  dünyanın en büyük şirketi ünvanını uzun yıllardır elinden bırakmayan (Exxon-Mobil) enerji şirketini bu yıl geride bıraktı. Bunu nasıl okumamız gerekiyor?

www.theinnovationdiaries.com

Teknoloji ve inovasyonun 1984 yılında Apple Macintosh lansmanı ile sıradan bir insanın kullanabileceği düzeye indirgenmesi uyuyan gözleri aralamaya başladı. Çünkü bu teknolojiyi kullanmaya başlayan bireyler dünyanın dört bir tarafında eriştikleri bilgiler ile gerçek dünyanın hiç de resmi söylemlerde kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını görmeye başladılar. Sosyal ağlarda kendilerine “cemaatler” yaratan bu bireyler farkında olmadan “küresel bireyler” haline dönüştüler. Yani sanayi devriminden bu yana devam eden ve tüketim toplumunu körükleyen şirketlerin ve markaların küreselleşme dinamiklerinin karşısına insani değerleri ve toplumsal dinamikleri ön planda tutan bir anlayışın kafa tutmaya başladığı yıllar başladı.
Küresel güçleri nedeniyle “Bize bir şey olmaz” duygusu içindeki küresel şirketler 1990’larla birlikte  dünya kamuoyunun boykot tehditleriyle kendilerine çeki düzen vermek zorunda hissettiler. 2000’lere kadar orta sahada top dolaştıran bu küresel markalar işin ciddiyetine ilk kez “kendi çalışanlarının da birer küresel birey oldukları teşhisi” ile vakıf oldular. Yani, bu küresel şirketlerde çalışan beyaz ve mavi yaka çalışanları, adlarını , coğrafyalarını, dillerini, dinlerini, ırklarını, yaşlarını bilmedikleri dünyanın farklı yerlerindeki insanlarla aynı “değerleri” paylaşıyorlardı. Dahası, kendi şirket yönetimlerinden de bu değerleri paylaşması ve uygulamasını bekliyorlardı. İşte 2000’li yıllarda dünyanın önde gelen şirketlerini  “sürdürülebilir kalkınma” tabanlı iş modellerini benimsemeye zorlayan ana gösterge buradan kaynaklanıyordu. Enron sonrasında ise bu gündem  yatırımcılara da yansıdı. Artık, finansal göstergelerdeki başarı bir şirketin geleceğinin güvence altında olduğunun garantisi olmuyordu. Nitekim 135 milyar dolarlık Enron bir gecede 80 cent’lik şirket olmuştu!
2000’li yıllar iş dünyasındaki bazı tepe yöneticilerinin masalarının üzerinde Paul Hawken’in 1994 yılında yazdığı “Ekolojinin Ticareti” (The Ecology of commerce)  sık görüldüğü yıllardır. Kitaptan 1990’ların başında çok etkilenen ve Interface halı şirketinin yönetim kurulu başkanı olan Ray Anderson Hawken’den çok etkilenmiş ve şirketini “2020’de sıfır karbon” sloganı ile dönüştürmeyi başarmıştır. Yatırımcılar şirketlerin bir yandan para kazanabilecekleri ama aynı zamanda ekolojik ve sosyal duyarlılık ile işlerini yönetebileceklerine dair seslerini yükselttiklerinde de farklı borsalarda “Sürdürülebilirlik Endekslerinin” kurulmaya başlandığına tanık olduk.
2008 küresel finansal kriz ise tam bir dönüşüm ve değişim noktası olarak tarihe geçti. Kapitalizmin kendine özgü tüm kurallarının Wall Street’te durumu protesto eden onbinlerin ayaklarının altına kaldığı günlerde küresel bireyler dünya kamuoyunun karşısına farklı bir sloganla çıktılar: “%99” Yani, üreten, tüketen ve insanca yaşamak isteyen kesim % 99 ancak var olan zenginlikleri parasal oyunlarla kendi kasalarına taşıyan ve bu güç sayesinde hükümetlere baskı yapabilen, istediği kanun ve yönetmelikleri çıkartmakta hiç zorlanmayan ve kendi küçük şatolarında mutlu bir hayat süren “% 1”!
Bunlar yakın geçmişte yaşanmış ve gelecek için umut veren gelişmeler olarak dip not düşülecek hususlar.
Ancak yakın gelecek oldukça sert ve köşeli gündemlerin yönetileceği bir dönem olacak gibi. Toplumsal dönüşüm ve değişim oldukça sancılı bir süreç gerektiriyor.
Öncelikle, dünya para piyasalarının yeniden imarı için gerekli olan kaynakların oluşturulmasında, bu kaynakları yönetenlerin 200 yıldır alışkın oldukları “sıcak savaşları” tetiklemesi ve bunun sonucunda silah endüstrilerinin her zamanki gibi diğer sektörlere amiral gemisi rolünü oynamasından endişe ediliyor! Bunun provalarının özellikle orta doğuda yapılmakta olduğuna zaten tanık oluyoruz.
Ekolojik stratejilerde bu yüzyılın en önemli göstergesi “tohumlar”… Tohum çeşidi ve zenginliği bu yüzyıldan itibaren toplumların “gelişmiş/gelişmemiş” ayrımını yapmakta kullanılabilecek en önemli gösterge olacak ki bunun küresel çapta kavgası son yirmi yıldır zaten gündemimizde. Tohum tröstleri bu meydanı kimseye kaptırmamak için ellerindeki tüm siyasi baskıları sonuna kadar kullanıyorlar.
Üçüncü bir gösterge “su”… 2030’lu yıllarda  dünya nüfusunun neredeyse yarısının içilebilir nitelikte suya erişiminin olamayacağına dair bilimsel veriler ürkütücü ve uykularımızı kaçırıcı nitelikte. Su hasreti çeken toplumların suyu olan yerlere kitlesel göçlerinin yoğun yaşanacağı bir gündem çok uzak değil. Su sorunu nedeniyle tarım alanlarında yaşanabilecek kuraklık neticesinde oluşabilecek gıda krizleri içinde bulunduğumuz yıllarda ara sıra “prova” yapıyor! “su kavgaları” yani sıcak çatışmalar gündemdeki bir diğer konu. Ve yine nitelikli suyun olmamasından kaynaklanacak salgın hastalıklar, kıtlık, açlık ve benzeri kitlesel felaketler geçtiğimiz yüzyıldaki sorumsuzluklarımızın bize bir armağanı olarak geri dönüyor.
Başka göstergelere bakmaya gerek bile yok. Ama  sosyal sorumluluklar penceresinden baktığımızda üç temel konu bize sürekli sorumluluklarımızı anımsatıyor olacak;
Sıfır atık; evimizden ve günlük yaşamımızdan başlayarak sıfır atık merkezli bir zihniyetle yaşam döngüsü kurmak zorundayız.
Yenilenebilir enerji; başta, güneş, su olmak üzere temiz enerji kaynaklarının “acilen”  fosil bazlı kaynakların önüne geçmesini yine evimizden başlatmalıyız.
Hesap verebilirlik; bu yüzyılın yükselen değeri hesap verebilirlik olacak. Önce kendimize, sonra içinde bulunduğumuz topluma sürekli hesap verebilirlik bilinci içinde akşamları rahat uyuyabileceğimiz bir ortam yaratmalıyız.
Sözün kısası; “sorumluluklarımızdan sorumlu” olacağımız bir döneme girdik. En azından “küresel bireyler” bunun farkında. İçimizi birazcık olsun ferahlatıyor ve gelecek için umutlandırıyor.

(*)Prof. Mervyn E. King Global Reporting Initiative Başkanı ve Kurumsal Yönetim konusunda en yaygın uygulama alanı olan KingI, King II, King III raporlarının yazarı

 

1 Yorum
  • RECEP ALİ TOPÇU
    Kasım 13, 2012

    Su evrenin her karesinde, hayatımızın noktasında var olan mucivezi bir nimet.
    Su ancak seversek koruyabilir, ona şefkatle yaklaşır, israf etmeyiz. Onu bir keyif aracı olmaktan çıkarmalıyız. Özellikle banyolarımızla, duşlarımzda barajlardan evimize ulaştırılan tertemiz içme suyunu keyif yaparak dakikalarca su altında kalarak, suyu akıtarak israf etmemeliyiz. Çünkü kıt olan bu tatlı su atık su kanalıyla direk okyanusların en dibine atılıyor. Geri dönmemek üzere denizlere akıtılıyor. Halbuki 1 litre su için saatlerce yol giden insanları düşünmeliyiz. Dünyada hepimiz tek bir kuyudan su içiyoruz. Burada bizim suyu israf etmemiz demek Afrika’daki bir insan kardeşimizin hakkını gaspediyor demektir. Dolayısıyla suya sevgiyle, iktisatla yaklaşırsak o da bizi sevecek bizi ne bugün ne de gelecekte hayat kaynağımız olan su’suz bırakmayacaktır. Mevlam (cc) kimseleri susuz bırakmaktır. Susuzluk ölüm demektir. Ölüm dediğimiz hadise, suyumuzun çekilmesiyle gerçekleşiyor. Ağacın suyu çekildiğinde kurur ve ölür. Aynen insanda bu dünyada misafirlik süresi sona erince git gide azalmış olan vücudundaki su oranı sıfırlanır ve ölüm gerçekleşir. Ölümle birlikte sertleşiriz, soğuruz, kururuz. Demekki su aynı zamanda sıcaklık, aynı zamada yeşillik, aynı zamada da esnekliğin bir unsuru. Su’yu sevelim, bir damlasını önemseyelim. O’a dost elimizi uzatalım. Ecdadımız suyu aldığında bardağı öper, üç yudumda sindire sindire,tadına vara vara içerdi. Su gibi aziz ol derlerdi. Onlar içi-dışı su gibi duru insanlardı. Sudan esinleniyorlardı. İnsanca yaşama üslubunu geliştirmiş bir medeniyetin, bir kalp medeniyetinin varisleri olarak bizlerde suya dost elimizi uzatalım. Mutlu edelim, değerini bilelim onun. Hor kullanmayalım. Yeterince israf etmeden kullanalım onu. Unutmayalım ki, sudan bir damla olarak suyla ileştimimizin kalitesi insanlar, hayvanlar ve bitkilerle olan iletişimimizin seviyesini, o seviye ise yaşam kalimetimizi belirler büyük ölçüde. Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir