Ehliyetle birlikte ” nezaket” sınavı!

Yıllardır düşünür dururum.
Neden “mutsuzluk katsayımız” bu kadar yüksek diye…
Kendimden biliyorum; sabahları kalktığımız andan itibaren, “asabi, gergin, asık suratlı” bir renkle yaşamın labirentli kollarına atarız kendimizi.
Durakta otobüs bekleyenler mutsuz, araç kullananlar mutsuz, araç içinde yarım kalmış uykusunu tamamlamak durumunda olanlar mutsuz, otobüstekiler mutsuz, simit satanlar mutsuz, simit alanlar mutsuz, vapura binenler, inenler, metro duraklarına inenler, çıkanlar…
Herkes mutsuz.. Ya da mutsuzluk katsayıları yüksek.
İşe geldiklerinde mutsuz oldukları için, kapsama alanındakilere de bunu yansıtma ve yayma ve hatta etkili olma olasılıkları da yüksek.
İstisnalar var tabii…
photoOnlara hayranım. Sabahları gülebilen, kahkahalar atabilen ve çevrelerine mutluluk hormonu aşılayanlar bir şekli ile başka gezegende yaşamıyorlar. Bizim aramızdalar ve doğallıkları içinde mutlu olmayı becerebiliyorlar.

Mutsuzluk katsayısı bu kadar yüksek insanın yaşadığı ortamda doğal olarak sinirler hep gergin, sesler hep yüksek tondan çıkıyor ve çok sık bir şekilde günün akışını kökten değiştirecek kavgalara, çatışmalara da tanık oluyoruz.
Bunları hepimiz biliyoruz. Çünkü biz de bunun bir parçasıyız.
Peki nedir bizim mutsuzluk katsayımızı sürekli artıran, birbirimize karşı silahlarımızı kuşatan, yaşamı çekilmez hale getiren davranışlarımızın kaynağı?
Ben buldum!
İki temel neden olduğunu düşünüyorum. (Tartışmaya açık)
Trafik ortamı ve yaşamak zorunda bırakıldığımız çarpık kentleşme!
Her ikisinin de en az diğeri kadar mutsuzluğumuzu besleyen ana damarlar olduğunu düşünüyorum.

Trafik ortamının “oyun kurucusu” ehliyet olayı örneğin…
Ehliyet alabilmek için girdiğimiz sınavda, ne zaman durulacak, hangi işaret ne anlama gelir, yokuş yukarı nasıl kalkılır, kaç km ile gitmek gerekir gibi içeriksel olarak teknik bir sınavdan geçeriz. Hem yazılı, hem de uygulamalı…
Hiç bir zaman okul işareti olan bir kavşakta neden durmamız gerektiği, durmazsak ne olabileceği…
Öğrenci taşıyan bir okul taşıtının neden hız limitlerinin üzerinde gitmemesi gerektiği…
Engellilere ait yere park etmemizin hangi sorunlara neden olabileceği…
Trafik tıkanıklığında acil şeridine günün birinde bizim de ihtiyacımız olabileceği…
Yani kısaca, araç kullanmanın ön şartının “önce insan” olduğu ve kuralların da aslında bu amaçla geliştirildiği sorgulanmadığı için bugün tam bir “saygısızlık ortamına” dönmüş bir trafik ortamında yaşamak durumunda bırakılmışız.
photo2Bir yaya geçidinde karşıdan karşıya geçmekte olanlara yol verdiğim zaman aldığım o “tebessüm” dolu bakışlarla kendimi zenginleştirmeye çalışırken;
Altlarında son derece pahalı araçlar ve kılık kıyafetlerinden iyi eğitim almış, iyi şirketlerde iyi gelirlere sahip oldukları izlenimi veren sürücülerin “tarlada ehliyet almış” görüntüsü ile trafik ortamında dolaşmaları…
Başta minibüs sürücüleri ve taksiciler olmak üzere bir çok sürücünün kendini “kamikaze” zannetmesi…
Bir yere yetişme telaşı olanların olası kaza risklerini ceplerinde taşımayı alışkanlık haline getirmiş olmaları…
Bakımsız araçları ile trafik ortamına çıkılmasını “maharet” sananların varlığı…
Otobüsler, kamyonlar, mobiletler, motorlar derken içinden çıkılmaz  trafik ortamının “eğitime değil de cezaya dayalı” denetleniyor olması…
Sonuç ortada; her yıl 4 bine yakın ölüm, 250 binden fazla yaralıya mal olan kazalar… Bu insanların aileleri, arkadaşları ve yakın çevrelerini de dikkate alırsanız mutsuzluğun kaynağını başka yerde aramaya zaten gerek yok!

Trafik ortamı bana göre mutsuzluk katsayımızın temel nedenlerinden birini oluşturuyor. O yüzden yeni duyduğum “ehliyet alınırken nezaket ve adab” sorgulanacak haberini büyük bir keyifle kucaklıyorum.

Diğeri daha feci…
Çarpık kentleşme yani.
Başımızı sokacak bir “yuva” noktasından kentleşme olgusuna bakıldığı için…
imagesRant sistemi öyle bir “yuva” armağan ettiki bizlere;
Ne komşularımızı tanıyoruz…
Ne bakkalımız bizi biliyor…
Ne çocuklarımızın güvenle oynayabilecekleri oyun alanları var…
Ne nefes alabileceğimiz parklar, bahçeler, yeşil alanlar…

Ne aracınızı düzgün bırakabileceğiniz park yerleri…
Ne sinema, tiyatro, galeri gibi kültürel harman ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz mekanlar…
Ne… Ne… Ne…
Bu çarpık kentleşme; işe, okula gidip-gelirken alabildiğince belleğimize kazınan bir görsellik sunuyor… O görsellik zaten mutsuzluğun ana kaynağı olarak davranışlara yansıyor.
Yıllar önce Almanya’dan ülkemize ilk kez gelen bir üst düzey yöneticiyi İzmir’de havaalanından oteline getirdikten sonra yemeğe götürdüm ve ilk izlenimlerini sordum; “Biraz enteresan villa anlayışınız var” dedi. Önce anlamadım. Ama sonra yol boyunca geçtiğimiz gecekonduları kast ettiğini anladım.
Durum bundan ibaret.
Trafikte de kentleşmede de mutsuzluğu kendi ellerimizle inşa ettik. Hem de bunu okumuş abilerimiz, ablalarımız eliyle yaptık; mimarlarımız, mühendislerimiz, teknik insanlarımız ve daha sayabileceğimiz bir çok meslek mensubu bu mutsuzluk katsayımızın temeline harç koydular.
Ne yapabiliriz?
İki basit şey;
Sabahları en az 3 kişiye günaydın diyebiliriz ve
Yaya geçitlerinde “özellikle” yayalara yol verebiliriz…

2 Yorum
  • Atiye Etan
    Eylül 28, 2014

    Çok haklısın, sevgili Salim. Değindiğin bu iki konuda bir ölçüde bir düzelme sağlanabilse. uygar olmaya birazcık daha yaklaşmış sayabiliriz kendimizi…
    Sevgiler
    Atiye ve Akın

  • Bülent
    Eylül 28, 2014

    Sevgili Hocam,

    O kadar haklısınız ki…Engelli otoparklarının ne işe yaradığını maalesef birçok insan gerçekten bilmiyor. Daha acısı büyük çoğunluk bunu umursamıyor bile. Engelli otoparklarında kapıyı tamamen açarak tekerlekli sandalyemize geçebildiğimizi kimse bilmediğinden buralar rahatlıkla işgal ediliyor ve biz başka yer boş olsa bile park edemiyoruz. Çünkü biz gittikten sonra tekerlekli sandalyemiz nedeniyle kapıyı tam açmak zorunda olduğumuzu bilmeyen birisi aracını iyice yaklaşarak park ediyor ve döndüğümüzde sahibi de etrafta olmadıgından biz aracımıza binemiyoruz. Artık engelli otoparkları sürekli işgal edildiğinden AVM ler bu park yerlerini zincirle çeviriyor. Yani biz de kullanamıyoruz. Bazen gittiğim AVM lerde bu şekilde zincirle çevrilmiş bomboş park yerlerini gördükçe acıyla gülümsüyorum. Avrupanın en büyük “Adalet Sarayını” inşa ettik İstanbul Çağlayanda. ama gidin bakın ne engelli otopakı var ne engelli lavabosu ne de girişteki merdivenlerde rampası. Evet o binayı da okumuş yazmış mimarlar mühendisler yapıp denetlediler. Biz engelliler bu çarpık şehirleşmeden en çok mağdur olan dolayısıyla mutsuzlukları katmerlenen kesimiz. Maalesef…

    Sevgi saygı muhabbetle

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir