Patronlar, CEO’lar ve Üst Düzey Yöneticiler için

Kurumsal Dersler

  • İtibar Nasıl Gelir, Nasıl Gider?, Nasıl Yönetilir?
  • Mutsuz Çalışanlardan İklim Değişikliğine; “Yeni Vizyon!”
  • Krizler Kaoslara Dönüşürken;Yaşanmış Örneklerden Çıkartılan Dersler

TEŞEKKÜR9
ÖNSÖZ11
Tarihin akışındaki son dönüm noktası11
GİRİŞ13
BİRİNCİ BÖLÜM17
İtibar Yönetiminin Şablonları17
Dünya Vatandaşlığına Yolculuk20
Bireylerin Küreselleşmesi22
İş Modeli Olarak Savaşlar24
“Hadi Monopol Oynayalım”26
Akan Sular Nasıl Duruluyor?27
Etik Meselesi31
İtibarınızı Yönetmekten Daha Önemli Bir İşiniz Var mı?33
Yönetilmeyen İtibarı Rakipler Yönetir35
İtibar Kültür ve Değerler Üzerine İnşa Edilir37
İtibar Yönetimi İçeride Başlar39
İtibar Riskleri Sever, İtibar Yönetimi Riskleri Yönetir40
Yaşamda ya ‘İz’ Bırakırsınız ya da ‘İs’!41
İKİNCİ BÖLÜM44
Oyunun Farkındayız ve İçindeyiz!44
Gelmez Yola Gidiyoruz!45
Ya Her Şey Etik Olsaydı "Racon" N'olacaktı?52
Marka Vaatlerinde Etik Olmalı mı?58
Hâkimler, Hekimler, Hakemler ve CEO’lar…64
Lekeli Markalar70
Ahlak Mirası Olur mu?77
Yapay Zekâ “GO”da İnsanı Yendi; Buyurun Cenaze Namazına!81
Göbeklitepe’den Palo Alto’ya… Yeni Bir Dünya Kurulurken…87
Amazon’un Kapısından Girerken Ayakkabıları Çıkartmayı Unutmayın!93
Pazarlamanın “P”ler Dünyasında Döndük Dolaştık Geldik “3 P’ye”…103
Marka İtibarı110
Gezegenin Kırmızı Çizgisi Bizde Hangi Renk?116
Sürdürülebilirlik Bir Yaşam Tarzı Olmadıkça…120
Sorumluluklarımızdan Sorumlu Olmak124
Şirketler Aldıkları Sorumluluklar Kadar İtibarlı Olabilirler132
Sosyal Sorumluluk: Yaşam Kalitesine Karşı Sorumsuzluklarımızın Bedeli!137
Yeni Nesil Sosyal Sorumsuzluk140
Bu Patronlar Şirketleri Babalarının Malı Sanıyorlar!146
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM152
Üçüncü Sayfa Haberleri Gibi Kurumsal Dersler152
Yönetim Kurulu Başkanı'nın Gece Uykusu Kaçınca...153
Sicili En Kabarık Markalardan Biri: United Havayolları156
Zara’nın “İtibarına” Düşkünlüğü160
Her Skandalın İçinde Birden Fazla Ders Vardır165
Oxfam da İtibarını Kaybederse…167
Kriz Bu Kapağın Altında170
Uçuruma Asılı Kalan Uçak174
Goodyear Nasıl “Bad Year” Oldu?180
Yerel Değerleri Siyasete Bulaştırmanın Maliyeti184
KOTON Çocuk Modasını Gündeme Getirirse…188
Filli Boya’nın Gündem Yaratan TV Reklamları192
Ürünleri Geri Çağırmanın Bedeli195
Gözde Markalar Her Zaman Bir Çamurla Karşı Karşıyadır197
Adı “Continental” ama Haritada Türkiye’yi Unuttu200
Yaşamın Bütününde “Tek Kimliğimiz” Var204
Vefat İlanlarında Logo Kullanmak206
Kariyer Sadece Genel Müdürlüğe Uzanan Yol Değildir208
CEO’lar O Koltuklarda Hangi Çivilerin Üzerinde Oturuyorlar?212
Milyon Dolarlık Yönetici Hayatını Kazanmak İçin Çim Biçmeye Başlar218
Unilever Neden Ben&Jerry’i Satın Aldı?222
Şaka İdi “Kaka” Oldu!226
Hangisi; SHUBUO?229
Kokoreççi ile Kestaneciden Teknoloji Haberleri Aldığımız Yıllar232
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM237
Hayırlı İşler!237
Güneşi Patentleyebilir miyiz?238
20 Dolar Borç Veren Banka Olur mu?242
% 1’in Belgeselini Çeken % 1247
“Big Issue” Ama Örnek Çözüm252
Paranın Çalışanlara Dağıtılması da Nereden Çıktı?256
Sosyal Girişimciliğin Sosyal Girişimcisi258
SONSÖZ261
NOTLAR264
İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. 30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz, 50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp, “hedef” dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz. Ve 50’lerden sonrası da “vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz” kurgusu-çabasıyla geçiyor.

Nasıl bir yaşamı geride bırakacağımız, doğal olarak “karakterimizle” ilgili. Karakterimiz, iş hayatında her şeyi tek başına yönetemez. Çünkü bireyler kadar kurumların da karakteri vardır. Patronların ve üst yönetimdeki kişilerin karakterleri o şirketin kültürüdür ve kariyerimizle birlikte yolculuk yapar. Sonuçta yaşam, bir parçası olduğumuz belki de bizzat kurgulayanı olduğumuz birtakım derslerin, süzgeçten geçtikten sonra geriye artık ne kaldıysa onunla yetindiğimiz çıktılara dönüşüyor. Bu çıktılarla da “mutluluk” oyunu oynamak durumunda kalıyoruz.

Madem yaşamın bütünü, adına “iş” dediğimiz diploma vermeyen bir üniversite, o halde yaşadıklarımızdan karakterimize uygun ve tabii mümkünse “mutlu sonla” bitecek dersler çıkarabiliriz.

Geçmişten geleceğe kurumsal dersler hiçbirimize çok uzak değil. Canlı canlı hayatın içinden örnekler, kariyerimizin yörüngesinde bizimle birlikte yolculuk yapıyor.

Yerli ve yabancı onlarca marka/şirketin yaşadıkları kamuoyuna nasıl yansıdı? Bunlardan hangi dersleri çıkarabiliriz? Elinizdeki kitap bunları kapsıyor.

Bir sayfası mutlaka sizin için!

Tarihin akışındaki son dönüm noktası

Son yıllarda kitaplarını okuduğum üç yazar, üzerinde düşündüğüm birçok sorunun kafamda netleşmesinde çok etkili oldu. Tabii ki başkaları da var. Ama özellikle bu yazarlara ait okuduğum beş kitap, kafamdaki bilgi kırıntılarını birleştirip, mesleğim, yaşantım ve içinde bulunduğum toplumdaki rolümün şekillenmesinde etken oldu. Bu kitapları okuyan çoğu kişi de benimle benzer düşünceleri paylaşıyor. Söz konusu kitapların ortaya koyduğu iddialar ve vardıkları sonuçları değerlendirdiğimizde, belki de günümüz sorunlarının kökenini irdeleyip üzerine başka -yeni- şeyler yazmamıza gerek kalmıyor.

Bahsettiğim kitapların üçü; Yuval Noah Harari’nin [i] “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens; İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi”,  eserinin devamı olarak kaleme aldığı “Homo Deus; Yarının Kısa Bir Tarihi” ve “21. Yüzyıl İçin 21 Ders”. Diğeri Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’ın, “Ulusların Düşüşü”[ii] adlı eseri. Sonuncusu ise, Harvard’ın efsane hocası Prof. Michael Sandel’ın “Paranın Satın Alamayacağı Şeyler”.[iii] Aslında Prof. Sandel, Harvard Üniversitesi'nde “adalet” dersleri veriyor ve her bir dersine binden fazla öğrenci katılıyor. Sandel, öğrencileri ile birlikte tarihin derinliklerinden gelen ahlak ve değerler yumağındaki davranış kültürünü, “etik” bağlamında tartışıyor. Youtube’da yayımlanan dersler sadece entelektüel zenginleşme değil, günlük yaşamı şekillendirmede bir etik tasarım şablonu olarak da değerlendirilebilir.

Kitapların çıkış-varış noktası; insanoğlunun toplumsal yaşamı şekillendirmek için 12 bin yıldır attığı her adımın sorun getirdiği, sorunların birikerek çözümsüz hale geldiği yolunda. Kısacası kaliteli yaşamak isterken, yeryüzünü yaşanmaz hale getirmişiz. İnsan olmanın erdemlerinden uzaklaşmışız. Hayvanların duygularını “kıskanır”, yaşamlarını özenle tasarlamalarına “öykünür” hale gelmişiz.

Tarım devrimine uzanan süreçte insanın, bir arada yaşamı nasıl şekillendireceğine odaklı çözümleri bir süreliğine “işler” gibi görünse de sonrasında devreye giren mülkiyet kavramı “tılsımı” bozmuş. Öyle ki her şey, bir yandan doğanın kendi yasaları içinde yaşama tutunma, sonrasında da insanların birbiriyle hangi şartlarda itişip kakışacağı ve bunu bir yaşam tasarımına nasıl dönüştürebileceği kurgusundan ibaret olmuş.

İşte bugün içinden çıkamadığımız, geleceğimizi karartan tüm göstergelerin kökeni o zamanlara uzanıyor.Yazarların odaklandığı nokta, “insanın karakteri”. Bu karakter, neyin nasıl olacağını şekillendiriyor. Ve sonuçta geldiğimiz noktada görüyoruz ki pek de iyiye gitmiyoruz.

Kitabımda ve bazı blog yazılarımda (2016 ve sonrası) yer verdiğim insanlar ve kurumların karakterleriyle ilgili tespitler ve bunların yansımaları, sonuçları itibariyle içlerinden birden fazla ders çıkarabileceğimiz örnek olaylar var.

Amaç, içerikteki olaylardan, gelişmelerden, davranışlardan dersler çıkarmak. Belki çok benzerlerini yaşadığımız ama en azından bir “bedel” ödemek durumunda kalmadığımız bu olayları, büyük bedeller ödememek adına anımsamakta yarar var.

Anımsatıyorum… İyi okumalar.

GİRİŞ

 İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. İçeriden-dışardan bir kazaya uğramazsak, ortalama 75 yıllık bir zaman diliminde “yaşam” dediğimiz olgu şekilleniyor, sonumuza ilişkin ipuçları veren “birikimler haritası” olarak önümüze geliyor. 30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz, 50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp, “hedef” dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz, öğrenmeye de devam ediyoruz. Ve 50’lerden sonrası ise “vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz” kurgusu-çabasıyla geçiyor.

Nasıl bir yaşamı geride bırakacağımız, doğal olarak “karakterimizle” ilgili. Ailenin içinde başlayan, okul, sokak ve mahalle ortamında vücut bulan, arkadaşlıklarla kimliğe bürünen “karakterimiz”, yaşamın bütününde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin ikilemlerinde görüş ve düşüncelerimizi şekillendiriyor, bir nevi omurgamız oluyor.

Tabii ki ortalama 75 yıla yayılmış senaryonun akışında özel hayatın önemli bir rolü var. “Evlenebilecek miyiz? Kiminle-kaç defa evleneceğiz? Kaç çocuğumuz olacak?” sorularıyla başlayan “özel alanımız”, beraberinde çocukların geleceklerine dair kaygılara dönüşüyor ve “her şeyi tetikleyen”, tüm kararlarımızın odak noktasına yerleşen temel dürtülerimizin önemli kaynağını oluşturuyor. Öte yandan hayatı sürdürmemiz için gerekli olan parayı kazanmamızı sağlayacak eğitime, birikim ve deneyime sahip olma zorunluluğu da bu yolculuğun ana besin kaynağı yani mutlak gereksinimi. Ama içi nasıl doldurulacak?

Kuşkusuz, 20’li yaşlarımızda başlayıp 60 yaşımıza kadar aktif devam ettiğini varsaydığımız iş hayatı, bize ait ve özelimiz olması gereken hemen her şeyi etkiliyor. Nerede yaşayacağımız, hangi çevrelerin içinde olacağımız, arkadaşlıklarımız, dostluklarımız, özel hayatımız, iyi ve kötü alışkanlıklarımız, adına “iş” dediğimiz sürecin içinde şekilleniyor hep.

Kartvizitimizde ne yazacağından tutun da, çalışma alanımızda kendimize yakıştırdığımız mobilya, şirketin vereceği arabanın modeli, “rakiplerimizin” kimlikleri, hangi üstünlüklerinin bulunduğu gibi “ince ayrıntılara” kadar pek çok şey rüyalarımıza giriyor, kimi zaman kâbusumuz oluyor, karakterimizi tırmalıyor. Belki de yaralar açıyor. 

İşte bu süreçlerde, var olan karakterimiz ortaya çıkıyor, iyi ve kötü şekilleniyor. Neyin peşinde koşmuşuz, ne elde etmişiz? Kısa günün kârı mı demişiz, uzun dönemli getirilere mi odaklanmışız? Hangi getirilere? Bunların bir anlamı var mı?

Özetle, hayatı nasıl yaşamışız?

Karakterimiz, iş hayatında tek başına her şeyi yönetemez. Çünkü bireyler kadar kurumların da karakteri var. Kurumların bu karakterinin oluşumunda üç boyut etkilidir. Birincisi tarihsel geçmişi, kökleri ile kurucularının sahip olduğu kültür ve değerleri. İkincisi süreçleri ve iş yapma biçimleri. Üçüncüsü de o kurumu kimlerin yönettiği, kararları kimlerin aldığı ve son sözü kimlerin söylediği. Dolayısıyla üst yönetimdeki kişilerin karakterleri. Bunların toplamı o şirketin kültürüdür ve kariyerimizle birlikte yolculuk yapar, karışan-etkileyen-yönlendiren olur. İş hayatında hedeflerimize ulaşmak için kaç farklı şirkette çalışırsak, o kadar farklı kültür, kişisel iş yapma biçimimize ve değerlerimize nüfuz eder.

Şirketlerin toplantı yapma biçimlerinden, bu toplantıya katılanlara nasıl çay-kahve ikram edileceğine kadar günlük iş akışındaki her ayrıntı bu kültürün içindedir ve kuşkusuz stokların nasıl yönetileceği, üretim için hammadde tedarikindeki usul ve esaslar da buna dâhildir. Ama asıl en önemlisi, “parayı nasıl kazanacağımızla” ilgilidir.

Çalışma hayatında, tercih ettiğimiz veya bizi seçen kurumlarda ömrümüzün ne kadar olacağı aslında bu karakter uyumu içinde kendini gösterir. Kimi zaman karakter uyuşmazlıkları büyük sorunlara yol açar. Bu durumlarda kurumlar kendi görevlerine son veremeyecekleri için ceketi alıp gitmek, yeni fırsatlara bakmak bize düşer.

Elbette kurumsal hayatın sıkıcı, plaza esanslı, kuralcı, bürokratik, hiyerarşik monotonluğundan sıkılıp kendi işimizi kurmak da isteyebiliriz. Bir fırsatı çok sıfırlı kârlara dönüştürmekle ilgili hayallerimizin içinde, mutlaka o güne kadar adına “kurumsal kültür” dediğimiz deneyim ya da birikim yer alacaktır. Bir zaman sonra, kurumsal hayattan ayrılma nedenlerini, işimizin yan duvarları olarak kendi kendimize ördüğümüze de tanık olabiliriz. Bu duvarlar başlangıçtaki hayallerimizle sürekli çatışma halinde olacaktır. İsyan ettiğimiz kurumsal karakter aynaya her baktığımızda, şekillerinden biriyle karşımıza çıkacak, bu sarmalın içinden nasıl çıkacağımız düşünüp, didinirken bize sırıtacaktır. Belki de kader, kapısından bile geçmek istemediğimiz çok katlı plazalardan birinde ofis edinme zorunluluğuna dönüşecek ve içine düştüğümüz “sarmal canavar” öğle yemeğine gitmek için 45 dakika bekledikten sonra bindiğimiz asansörün aynasında karşımıza çıkacaktır.

İş hayatının bütününde, şirketin çalışma alanından kaynaklanmayan sosyal, ekonomik ve çevresel başka etkenler de kurumların karakteri üzerinde baskın rol oynayabilir. Örneğin 1980’li yılların başında Türkiye’de bankerler furyası esmişti. Yüksek enflasyonlu ortamdaki yüksek getiriler, orta tabaka tarafından “can simidi” olarak algılanmıştı. Her köşe başında, “ne idüğü belirsiz” birtakım kişilerin “banker” olduğu bir pazar oluşmuştu.  

20 yaşındaki Banker Yalçın’a paralarını emanet edenler, yitirdikleri hangi umudu yeşertmeye çalışıyorlardı acaba? “Banker” tabelasını bir iş hanı duvarına asanların kişisel karakterleri bir yana, beraberinde çalıştıkları insanların karakterleri de tahterevallinin aynı tarafında değil miydi? Sonuçta zamanın Maliye Bakanı, “Bankerlere paralarını yatıranlar kumar oynamışlardır,” dediğinde taraflar hep beraber duvara toslamış oldu.

Her aşamasında “Geliyorum!” diyen küresel ‘mortgage’ krizi öncesinde, aylık taksitleri ödeyemeyecekleri ayan beyan ortada olan insanlara kredi kakalayan kurumların karakteriyle, bu kredileri pompalayan sözde kredi yöneticilerinin karakteri farklı bileşenler mi? Ya da bu kurumlara yüksek derecelendirme notu veren kurumlar ve bu kurumları yöneten yöneticiler farklı kimliklerde mi?

Sonuçta yaşam; bir parçası olduğumuz, belki de bizzat kurgulayanı olduğumuz birtakım derslerin süzgeçten geçtikten sonra geriye neyi kaldıysa onunla yetindiğimiz çıktılara dönüşüyor. Bu çıktılarla da “mutluluk” oyunu oynamak durumunda kalıyoruz.

Madem yaşamın bütünü, adına “iş” dediğimiz diploma vermeyen bir üniversite, o halde burada yaşadıklarımızdan karakterimize uygun ve mümkünse “mutlu sonla” bitecek dersler çıkarabiliriz.

Kitabın adının esinlenildiği başlık, bloğumda yer alan bir yazı. “Bu Patronlar Şirketleri Babalarının Malı Sanıyorlar” gibi bende bambaşka ufuklar açan cümleyi, ülkemizin önde gelen holdinglerinden birinde CEO olarak görev yapan profesyonel bir dostum armağan etmişti. Bu kitapta, blog yazımda ne demek istediğim ayrıntılı bir şekilde yer alıyor. Blog başlığını ana fikir olarak kitabın kapağına da taşırken beraberine sadece “patronları”  değil, onlarla birlikte en stratejik ve yaşamsal kararları veren CEO’ları ve üst düzey yöneticileri de onlarca dersin içine kattık.

Daha kaliteli, insan odaklı ve gezegene duyarlı bir yaşam için bir nebze katkısı olursa ne mutlu bize…
İnsanların toplu halde bir arada yaşamaya başladıkları 12 bin yıldan bu yana üç temel kırılma noktası bizim “sorumluklarımıza” değil “sorumsuzluklarımıza” bağlı bir yaşam biçimi inşa etmemize neden olmuş. Dördüncü kırılmanın da içindeyiz şu anda.

Hatırlayacak olursak; önce tarım devrimi ile insanoğlunun hayatına “mülkiyet” kavramı girdi ve benim-senin kavgası imparatorlukların “geçim kaynağı” oldu. Sanayi devrimi ile birlikte bilim ahlakı, para karşısında kötü bir sınav verdi ve üçüncü kırılma olan 6 Ağustos 1945’de Hiroşima’ya atılan atom bombası ile insanlık kendi sonunun provasını yaptı. O günden bu yana tesadüfen yaşadığımızı iddia edebiliriz.

Geçen yüzyılın sonunda bilgi toplumu tasarımı ile günlük hayatımızın içine giren yapay zekâ bizi tekrar başladığımız yere götürüyor. Avcı toplayıcı toplum olmanın becerileriyle, biraz şekil ve tasarım değişikliği olsa da buluşmuş olacağız. Çünkü sanayi devrimi sonrasında yaşama şekil veren “tüketim toplumu” düzenlemesi yüz yıl içinde üzerinde yaşadığımız gezegeni yok etti. Üstüne üstlük başta küresel ısınma ve gelecek tehdidi oluşturan nükleer silahların başrol oyuncusu ABD’nin, Paris İklim Konferansı’na koyduğu imzadan ve Sovyetler Birliği döneminde yapılan daha sonra Rusya Federasyonu’nun devraldığı nükleer silahsızlanma anlaşmasından imzalarını çekmesi karamsarlığımızın temel kaynağı oldular.

2018 yılı Birleşmiş Milletler verileri, yeryüzünde ait oldukları topraklardan başka diyarlara göç etmek mecburiyetinde kalanların sayısının 70 milyonu geçtiğini söylüyor. Sadece Türkiye’de 324 bin vatansız çocuk var. İçinde bulunduğumuz yüzyıl içinde mülteci ve göçmen sayısının 200 milyonu aşacağı öngörülüyor. İnsanlar göç ediyor! Kitleler halinde hem de. 2018 sonunda Meksika-ABD sınırında binlerce Latin Amerikalı perişan ve insanlık dramı olarak adlandırılacak koşullarda ABD’ye mülteci olarak girmenin umudu içinde bekleşiyor. Neden göç etmek zorunda kaldıkları sorulduğunda küresel iklim değişikliğinin neden olduğu; suya erişim, ekilebilir arazilerin verimsizliği, erozyon, çevre kirliliği, akarsular ve göllerin kuruması gibi nedenleri alt alta sıralıyorlar. Afrika’dan göç edenler ise, savaşlar, salgın hastalıklar, yoksulluk, açlık gibi başlıkları yukarıda sayılanların hemen yanı başına iliştiriyorlar. Ve bu insanlar çoluk çocuk ölümü göze alıp yola çıkıyorlar. O kadar umutsuzlar yani. Gelişmiş ülkelere, yani bu duruma düşmelerine neden olduklarını düşündükleri ülkelere göç ediyorlar.

Bir de yapay zekâ gündemi var demiştik. Öyle bir noktaya geliyoruz ki artık para bir “güç” değil. Teknolojinin en uç çıktısı olan yapay zekâya kimin sahip olduğu bir “güç.” Çok değil, Fortune’un dünyanın en büyük şirketleri listelerine son 20 yıl karşılaştırmalı olarak bakarsanız bunu çok net görebilirsiniz.

Bunun en son örneklerinden birini Facebook’taki kişilerin bilgilerini usulsüz şekilde kullanan Cambridge Analytica skandalında gördük.

İleri teknoloji, yapay zekâ ve giderek “bunları kullanarak gücü eline geçiren şirketlerin”, 1900’lü yılların başında monopolü iteleyerek elde ettikleri güçten ayrı tutan bir şeyler var mı görünürde?

Alan Turing

İlk yapay zekâ çalışmalarını çok değil 60 yıl önce Alan Turing başlatmıştı. Bugün yapay zekâsız bir hayatı düşünemiyoruz bile. Bize hizmet etsinler diye geliştirdiğimiz yapay zekâya doğru mu ilerliyor insanlık yoksa insanlığın hizmet edeceği bir yapay zekâya mı?

Bilim adamları 2060 yılının bir dönüm noktası olacağını düşünüyorlar. Hani gayret etsem ben bile görebileceğim.

Tersinden düşünelim; yapay zekânın yönettiği bir dünyanın içinde “insana” gereksinim var mı? Su, gıda, oksijen veya bugün kurumsal sosyal sorumluluk adına çabaladığımız şeylere yapay zekânın gereksinimi var mı? Bir tek enerji lazım ona, onu da kendisi bulur ve üretir zaten! Ama işin içinde insan varsa, bir ekosistem ve bu sistemin sürdürülebilirliğinin güvence altına alınması gerekiyor.

İşte bu yüzden “patronlar” derslerine iyi çalışmalı! CEO’lar, üst düzey yöneticiler geleceğin dünyasını, temsil ettikleri şirketlerin çıkarlarından bağımsız değerlendirmeli. Kısa bir süre sonra büyük beklentiler içinde oldukları ürünleri üretecek hammadde bulamayabilirler, enerjisiz kalabilirler, dahası ürettiklerini satın alacak tüketiciler, “avcı toplayıcı” topluma dönüşmüş olabilirler. Bu nedenle bu kademelerdeki yöneticiler, küresel ölçekteki sorunların “çözümlerinin bir parçası” olabilmenin örnekleri arasına girebilmeyi rekabet kriterleri arasına dâhil etmeliler.

Görünürdeki fotoğraf bize diyor ki yapay zekânın en önemli işi; kitlesel göçler içindeki toplulukların “avcı toplayıcı” niteliklerini ve becerilerini yeniden kazanmasını sağlamak. Bu insanlar belki ilk çağlardaki gibi değil ama tüketim toplumunun sonuçları itibariyle zaten şu anda mülteci kamplarında ya da göçmen olarak bulundukları ülkelerde bu şekilde yaşıyorlar.

Şimdi önemli bir işimiz var; ne olursa olsun insan türünün geleceğini tehdit eden “bir” numaralı gündem olan küresel ısınmanın önüne geçilmesi ile ilgili konularda kendimize çeki düzen vermeliyiz. Önce kendimiz… Sonra aile bireylerimiz… Daha sonra komşularımız… Ve sonrasında tabii ki iş yerinde kararlar alırken, sözleşmeler imzalarken bu konuyu hayatımızın içinde canlı tutmalıyız. Tüketim toplumunun bir bireyi olmaktansa, bu gezegenin kaynaklarından aldığımız borcu iade etmenin ahlaklı ve erdemli bir görev olduğu bilinciyle yaşamalıyız.
DÜNYA VATANDAŞLIĞI
Dünya vatandaşı olmanın kimliksiz, milliyetsiz, değerlerini terk etmişlik olmadığını, tam tersine yerel kültür ve değerleri önemsemek, kültürlerarası diyalogla zenginleşmek olduğunu Buğday Hareketi içinde Victor’un yaşam biçiminde gözlemledim-yaşadım.

Özellikle organik tarım, çevre duyarlılığı gibi konulara yoğunlaşınca “paranın” önünde başka değerler olabileceği gerçeğiyle buluşuyorsunuz. “Daha fazla tüketmek değil, bu gezegenle uyumlu ve akıllı tüketmek!” diyen akımın içinde buluyorsunuz kendinizi. Ve bir de bakıyorsunuz, dünyanın dört bir tarafında aynı yolun yolcusu binlerce, milyonlarca insan var.

KÜRESELLEŞEN BİREYLER
Benim şablonlarımın içindeki “bireylerin küreselleşmelerinin” gerekçeleri, küreselleşmiş marka ve şirketlerin açgözlü, arsız politikalarının sonucu ortaya çıktı. Çünkü bu politikaların sonucunda ortaya çıkan adaletsiz gelir dağılımıyla, zengin-fakir arasındaki uçurum giderek derinleşiyor, yoksulluk kolay çözümlenemeyecek toplumsal sorunların doğmasına neden oluyordu. Bu gelişmeler, küreselleşmenin adına uygun, sınırlar ötesi, kimliklerden arındırılmış yaygınlıkta karşımıza çıkıyordu.

Yüzyılın sonunda, yer küremizde yaşayan 7 milyar insanın arasından “birileri” bunların doğal olarak farkında olmalıydı. Farkında olanlar, dönen tekere çomak sokanlar muamelesi gördü uzun yıllar. Ama yüzyıl biterken yönetenlerin üzerinde etkili bir baskı gücü olmayı da başardılar.

İŞ MODELİ OLARAK SAVAŞLAR
“Kışkırtma, savaş, yıkım, onarım” şeklinde kurgulanan bu süreçlerin tümünü, sıfatına “lider” denilen yöneticiler; etik olmayan, ahlaki değerleri ayaklar altına alan, vicdansız kararlarıyla uyguluyorlar. Bu kurgu, ulusal ve çok uluslu şirketlerin, farklı çıkar beklentileriyle omuz omuza yürüttüğü; açlık, yoksulluk ve yıkım fotoğraflarıyla sonuçlanan bir “iş modeli.” “İtibarı” didiklerken; yeryüzünü, zenginler, zenginleşmeye çalışanlar ve hiçbir zaman zenginleşemeyecekler liglerine ayıran ve bu iş modelini benimsemiş yapıların itibarını sorgulamayacak mıyız?

 HADİ MONOPOL OYNAYALIM
Sosyal sorumluluk meselesi de bu bağlamda değerlendirdiğim bir başlık. Savaşların ve monopolün bir iş modeli olarak geçen yüzyılda bizi esir alması nedeniyle her işi yamuk yumuk yaptık. İstisnaları bir kenara bırakırsak hiçbir zaman etik olmadık, çevrenin kirlenmesi umurumuzda olmadı, birilerinin tedavi edilebilir hastalıklardan ölmesi gündeme bile gelmedi. Başta Afrika olmak üzere insanların yoksullaştırılması, birilerinin zenginliğinin satır aralarında kayboldu gitti. Doğayı talan ettik. Kaynakları tükettik. Çocuklar, engelliler, kadınlar, hayvanlar ve daha duyarlılık şemsiyesi altında bugün anladığımız anlamda sayabileceğimiz bir dolu kavram, para kazanırken vızıldayan sinek muamelesi gördü. Neyse ki ilerleyen zamanlarda küreselleşmiş bireylerin sahiplendiği bu konular, bir şekliyle değerler manzumesi içinde yerini aldı ve 1990’ların başından itibaren şirketlerin vizyon-misyon-değerler üçlemesinin kenar süsleri oldular.

AKAN SULAR NASIL DURULUYOR
Bunların içinden de “kurumsal sosyal sorumluluk”, kısaca “KSS” dedikleri bir kavram çıktı. Aslında sorumluluk bireyseldir ve ancak sorumlu bireyler çalıştıkları kuruma bu değerleri aşılayabilirler ama olsun. Bir diğer deyişle 1800’lü yıllardan bu yana, bugün “kısaca KSS” ile pansuman yapmaya çalıştığımız konuları, işin içinde yönetebilseydik bugün farklı bir dünyada yaşar mıydık? Ya da ‘kurumsal sosyal sorumluluk’ diye bir kavrama ihtiyacımız olur muydu?

Bu yaklaşım bizi, doğal olarak değerlere ve bunları kurumsal politikalar ile süreçlerin içine nasıl dâhil ettiğimiz sorunsalına çıkarıyor. Çünkü söz konusu değerleri benimsediğimizi cümle âleme ilan ettiğimiz halde çalışanlarımız, tedarikçilerimiz, müşteriler ile tüketiciler başta olmak üzere paydaşlarımız nezdindeki uygulama ve davranışlarımıza yansıtamadığımıza tanık oluyoruz. Öte yandan, şirketlerdeki küresel bireylerin gayretleriyle iyi örneklerin çoğalmaya başlaması yeni bin yılın en umut verici gelişimi olarak da değerlendirilebilir. Bu iyi örnekler şüphesiz ki toplumun en beğenilen ve takdir edilenler liginde yer alıyor.

ETİK MESELESİ
Rüşvet, yolsuzluk, suiistimal, sahtecilik, dolandırıcılık, kayırma, ahlak dışı yollara başvurma… Adını siz koyun. Herhangi bir şekilde ayıplayacağımız her şey, itibarın üzerinden parçalar koparıyor. Durum böyle olunca, bu kavramların geçtiği durumlar itibarın nasıl yönetilmeyeceğiyle ilgili bol malzeme veriyor.

İki bin yıldan bu yana kavramsal olarak tartışılmakta olan etik kavramı, belki bazıları için “hiçbir şey” ama itibar yönetiminde “her şey.”

 YÖNETİLEMEYEN İTİBARI RAKİPLER YÖNETİR
İtibarını yönetmek konusunda ihmalkâr davranan şirketlerin bu davranışından en çok rakipleri yararlanır. Gün içinde hedefleri kovalamaktan başlarını yukarıya kaldırmayan yöneticiler, bu gerçeği elbette göremezler. Aslında temelde yaptıkları iş, başta çalışanları olmak üzere, tüketicilerde, medyada, tedarikçilerde, regülatörlerde ve diğer paydaşlarda kendileri hakkında “yanlış” bilinen bilgileri ya da “algıyı” düzeltmeye yönelik, zaman ve para harcamaktan başka bir şey değildir.

 İTİBAR KÜLTÜR VE DEĞERLER ÜZERİNE İNŞA EDİLİR
Özellikle “soyadlarını” şirket adı olarak kullanan aile şirketleri için itibar riski bu değerler/kültür çatışmasında ortaya çıkar. Kurumsallaşma iddialarıyla aile şirketine bir CEO alınır, o da vizyonu ve hedefleri kapsamında şirketi “itibar ligine” dâhil etmek için gündem oluşturur ve işe değerlerden başlar. Ama gelgelelim, şirkete iliştirmek istediği değerler o şirkete soyadını vermiş olan ailenin kültürü ile uzaktan yakından bağlantılı değildir. Tabii ki yollar en kısa zamanda ayrılır.

 İTİBAR YÖNETİMİ İÇERİDE BAŞLAR
Şirketler, itibarın ne kadar önemli olduğunu genellikle itibarlarını kaybettikleri ya da itibar sorunu nedeniyle ciddi para kaybettikleri zaman anlıyorlar. Böyle bir durum yaşanmışsa hemen sosyal sorumluluk silahına sarılıyor, destekledikleri projelerin medyada yer almasını sağlayarak kaybettikleri itibarlarını onarabilecekleri yanılgısı içine giriyorlar. Ama bu girişimlerin bizzat o şirketin çalışanları karşısında bile inandırıcı ve ikna edici olması pek mümkün değil.

 İTİBAR RİSKLERİ SEVER İTİBAR YÖNETİMİ RİSKLERİ YÖNETİR
Şirketlerin itibar risklerini objektif belirlemelerine yarayacak en önemli araç “sosyal ortaklar haritasıdır.” Başta iç ortaklar; çalışanlar, bayiler ve tedarikçiler olmak üzere tüketiciye uzanan ilişkiler yelpazesinde, hangi sosyal ortakların şirket itibarının yönetilmesinde etkin olduğunun haritası çıkarılmalıdır. Bu harita kapsamındaki sosyal ortaklara uzanan bağımsız bir araştırmayla şirketin itibar performansını oluşturan ana hususların ne oranda algılandığı, itibar risklerinin belirlenmesinde ve yönetilmesinde çok yardımcı olacak yöntemdir.

YAŞAMDA YA İZ BIRAKIRSINIZ YA DA İS
İz bırakabilmek için çok büyük şeyler yapmaya kalkışmak gerekmiyor. Çok büyük paralar harcamak da anlamsız. İz bırakanların ortak özellikleri var. Bunlar neler mi?
*          Çatışmalara değil mutluluğa odaklanırlar.
*          Kopyalardan değil gerçek kültürlerden beslenirler.
*          Bilgiyi, birikimi ve deneyimi karşılıksız paylaşırlar.
*          Koşturmadan zamana yayarlar.
*          Hedeflerle değil sonuçlarla yaşarlar.
*          Yereli önemserler ancak küresel düşünürler.
*          Dakikaları yaşam sanatına dönüştürürler.
*          Adalet terazisinin bir kefesine insanı, diğerine doğayı koyarlar.
*          Onların zenginliği, saygının içinde gizlidir.
Kitap Kapak Fotoğrafı : Zeynep Atılgan Boneval - Alp Boneval
Diğer Fotoğraflar           : Şafak İnce

"Bilgi paylaştıkça çoğalır" yaklaşımıyla bizlere birbirinden güzel kitaplar sunan Salim Kadıbeşegil, yeni kitabı "Kurumsal Dersler"de yine çok ilginç konulardan söz ediyor. Ve "kitabımın daha kaliteli, insan odaklı ve gezegene duyarlı bir yaşam oluşturmamız için bir nebze katkısı olursa ne mutlu bana" diyor.

Kurumsal Dersler bence bunu fazlasıyla başarıyor.

"Sosyal Sorumluluk: Yaşam kalitesine Karşı Sorumsuzluklarımızın Bedeli", "Yeni Nesil Sosyal Sorumsuzluk", "Bu Patronlar Şirketleri Babalarının Malı Sanıyorlar", "Güneşi Patentleyebilir miyiz?", "%1'in Belgeselini Çeken %1" gibi ilginç başlıklar altında, insanlığın Göbeklitepe' den Palo Alto'ya (Silikon Vadisi) uzanan yolculuğunu çok ilginç örneklerle, anekdotlarla anlatıyor Kadıbeşegil.

"İnsanoğlunun son icadı kapitalizm can çekişiyor. Çünkü "para" yı bir değer olarak, tüm ahlaki ve kültürel doğrularımızın önüne koyduk. Zenginleşeceğiz zannederken hesapsız çoğaldık, tükettik, yok ettik, yoksullaştık ve ne kadar yükseklikte olduğunu bilmediğimiz bir duvarın önünde bekleşir bulduk kendimizi."
"İtibar nasıl gelir, nasıl gider, nasıl yönetilir?"...
"Kurumsal itibar". Değerli dostum, ağabeyim, hemşerimiz @skadibesegilson kitabı...
"Bir sayfası mutlaka sizin için". Her kaybedilen yeniden kazanılır...
Kurumsal itibar asla.

Baş ucu kitabı...
Rota.

Dumanı üstünde...
Taze taze öneririm.
İmrendiğim, özendiğim insan Salim Kadıbeşegil, benim ve neslim için hiç bitmeyen bir okul oldu. Hâlâ da olmaya devam ediyor ... Sonsuza kadar da sürecek ...

İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. İçeriden-dışardan bir kazaya uğramazsak, ortalama 75 yıllık bir zaman diliminde “yaşam” dediğimiz olgu şekilleniyor, sonumuza ilişkin ipuçları veren “birikimler haritası” olarak önümüze geliyor. 30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz, 50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp, “hedef” dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz, öğrenmeye de devam ediyoruz. Ve 50’lerden sonrası ise “vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz” kurgusu-çabasıyla geçiyor.

Meslekteki en eski dostlarımdan biri olan Salim Kadıbeşegil’in yeni kitabı elimde: Patronlar Ceo'lar ve Üst Düzey Yöneticiler İçin Kurumsal Dersler… Kitap işte bu cümle ile açılıyor…

Sevgili Salim ile ne zaman bir araya gelsek -ki son zamanlarda ne yazık ki pek sık olamıyor bu durum- laf lafı öyle açar ki zamanı bile unuturuz. Söyleşinin gündemini hep “itibar yönetimi” oluşturur. Kişisel itibardan kurumsal itibara uzanır.

Salim Kadıbeşegil “Kurumsal Dersler” de gerçekten öyle dersler vermiş ki bayıldım… Bir “karakter” tanımı yapmış ki, her eve lazım türden: “Nasıl bir yaşamı geride bırakacağımız, doğal olarak “karakterimizle” ilgili. Ailenin içinde başlayan, okul, sokak ve mahalle ortamında vücut bulan, arkadaşlıklarla kimliğe bürünen “karakterimiz”, yaşamın bütününde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin ikilemlerinde görüş ve düşüncelerimizi şekillendiriyor, bir nevi omurgamız oluyor.”

İş dediğimiz süreç nedir? Salim, onu da pek hoş tanımlamış hemen girişte: Kuşkusuz, 20’li yaşlarımızda başlayıp 60 yaşımıza kadar aktif devam ettiğini varsaydığımız iş hayatı, bize ait ve özelimiz olması gereken hemen her şeyi etkiliyor. Nerede yaşayacağımız, hangi çevrelerin içinde olacağımız, arkadaşlıklarımız, dostluklarımız, özel hayatımız, iyi ve kötü alışkanlıklarımız, adına “iş” dediğimiz sürecin içinde şekilleniyor hep.

Kitaptan kısa notlarla devam ediyorum…

Kurumların Karakteri… Peki karakter dediğimiz şey her şeyi yönetebilir mi? Karakterimiz, iş hayatında tek başına her şeyi yönetemez. Çünkü bireyler kadar kurumların da karakteri var. Kurumların bu karakterinin oluşumunda üç boyut etkilidir. Birincisi tarihsel geçmişi, kökleri ile kurucularının sahip olduğu kültür ve değerleri. İkincisi süreçleri ve iş yapma biçimleri. Üçüncüsü de o kurumu kimlerin yönettiği, kararları kimlerin aldığı ve son sözü kimlerin söylediği. Dolayısıyla üst yönetimdeki kişilerin karakterleri. Bunların toplamı o şirketin kültürüdür ve kariyerimizle birlikte yolculuk yapar, karışan-etkileyen-yönlendiren olur. İş hayatında hedeflerimize ulaşmak için kaç farklı şirkette çalışırsak, o kadar farklı kültür, kişisel iş yapma biçimimize ve değerlerimize nüfuz eder.

Kendi İşini Kurmak İsteyenlere: Elbette kurumsal hayatın sıkıcı, plaza esanslı, kuralcı, bürokratik, hiyerarşik monotonluğundan sıkılıp kendi işimizi kurmak da isteyebiliriz. Bir fırsatı çok sıfırlı kârlara dönüştürmekle ilgili hayallerimizin içinde, mutlaka o güne kadar adına “kurumsal kültür” dediğimiz deneyim ya da birikim yer alacaktır. Bir zaman sonra, kurumsal hayattan ayrılma nedenlerini, işimizin yan duvarları olarak kendi kendimize ördüğümüze de tanık olabiliriz. Bu duvarlar başlangıçtaki hayallerimizle sürekli çatışma halinde olacaktır. İsyan ettiğimiz kurumsal karakter aynaya her baktığımızda, şekillerinden biriyle karşımıza çıkacak, bu sarmalın içinden nasıl çıkacağımız düşünüp, didinirken bize sırıtacaktır. Belki de kader, kapısından bile geçmek istemediğimiz çok katlı plazalardan birinde ofis edinme zorunluluğuna dönüşecek ve içine düştüğümüz “sarmal canavar” öğle yemeğine gitmek için 45 dakika bekledikten sonra bindiğimiz asansörün aynasında karşımıza çıkacaktır.

Kadıbeşegil, kitabın önsözünü şöyle tamamlamış… Bu sözler hepimize ders aslında:

Kitabın adının esinlenildiği başlık, bloğumda yer alan bir yazı. “Bu Patronlar Şirketleri Babalarının Malı Sanıyorlar” gibi bende bambaşka ufuklar açan cümleyi, ülkemizin önde gelen holdinglerinden birinde CEO olarak görev yapan profesyonel bir dostum armağan etmişti. Bu kitapta, blog yazımda ne demek istediğim ayrıntılı bir şekilde yer alıyor. Blog başlığını ana fikir olarak kitabın kapağına da taşırken beraberine sadece “patronları” değil, onlarla birlikte en stratejik ve yaşamsal kararları veren CEO’ları ve üst düzey yöneticileri de onlarca dersin içine kattık.

Daha kaliteli, insan odaklı ve gezegene duyarlı bir yaşam için bir nebze katkısı olursa ne mutlu bize…

***

Ellerine sağlık kardeşim… Ders almasını bilene çok yararlı bir işe imza atmışsın, kutluyorum.

Benim için itibarın “baba”sı, sevgili yaşam koçum ve ilham kaynağım Salim Kadıbeşegil’in beklediğim kitabı çıktı. “Dünya vatandaşlığı yolcularına” ithaf edilmiş, dopdolu bir içeriğe sahip bu kitabı herkese öneririm!
Sevgili Salim pazarlama ve iletişim dünyasına yaptığın katkıların , yeni nesillere tevazuyla verdiğin desteğin, her daim ürettiklerinle efsanesin. Benim kariyerime de ışık tutmuş ve yönümü çizmeme yardımcı olmuş çok kıymetli dostumsun…
Değerli dostum Salim Kadıbeşegil'in her zamanki gibi iz bırakacak yeni kitabını ilk okuyanlar arasında olmanın keyfini çıkarıyorum
“İNSAN ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. 30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz. 50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp, ‘hedef’ dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz. Ve 50’lerden sonrası da ‘vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz’ kurgusu-çabasıyla geçiyor. Karakterimiz, bu kurguda baş rolü oynuyor. Ama, iş hayatında her şeyi tek başına biz yönetemeyiz. Çünkü bireyler kadar kurumların da karakteri vardır. Patronların ve üst yönetimdeki kişilerin karakterleri, o şirketin kültürüdür ve kariyerimizle birlikte yolculuk yapar. Bu kitap kurum karakterlerinin kariyerimizin nerelerine dokunduğu ile örnek olaylarla dolu. Madem yaşamın bütünü, adına ‘iş’ dediğimiz diploma vermeyen bir üniversite, o halde yaşadıklarımızdan karakterimize uygun ve tabii mümkünse ‘mutlu sonla’ bitecek dersler çıkarabiliriz. Bir sayfası mutlaka sizin için!” KADIBEŞEGİL’DEN ‘KURUMSAL DERSLER’ Bir kitabın ana fikri demek gerekir bu satırlara. Hangi kitabın mı? Salim Kadıbeşegil’in, “Patronlar, Ceo’lar ve üst düzey yöneticiler için KURUMSAL DERSLER” kitabının... İletişim alanında 43 yıllık birikimi olan, daha önce dokuz kitabı yayımlanan Kadıbeşegil, iyi ki yazmış!
İletişim duayeni sevgili dostum Salim Kadıbeşegil Patronlar, CEO’lar ve Üst düzey yöneticiler için KURUMSAL DERSLER adını taşıyan yeni kitabını çıkarttı. Kurumlar için; itibar nasıl gelir, nasıl gider, nasıl yönetilir gibi önemli soruların altını somut gerçekleşen olaylarla birlikte adeta bir ders niteliğinde veriyor. Ama bir ders bu kadar mı yumuşak anlatılır, bu kadar mı nokta atışı örneklerle sergilenir? İşte iletişim duayeni olmak da böyle bir şey sanırım.

Elime geçtiği günden itibaren adeta baş ucu kitabım oldu. Krizler Kaosa dönüşürken, yaşanmış hikayelerden çıkartılan nefis öğretiler.

Bence otomotiv sektörü başta olmak üzere tüm yöneticilerin ve özellikle de PR Halkla İlişkilerdeki tüm çalışanların okuması gereken bir kitap. Otomotiv sektöründen iki de çarpıcı örnek var. “Goodyear Nasıl Bad Year Oldu” ve benim konuyla ilgili yazımdan da alıntıların yapıldığı “Adı Continental Ama Haritada Türkiye’yi Unuttu” başlıklarıyla iki kriz ve o süreçte yaşananlar anlatılıyor. Cinius Yayınları’ndan çıkan Kurumsal Dersler bence bu şu dönemde yöneticiler ve Halka İlişkilerciler tarafından okunması gereken birinci kitap. Kadıbeşegil’i böyle kalıcı bir toplumsal kriz hafıza eseri bıraktığı için kutluyorum.
Değerli üstadım Salim Kadıbeşegil, namıdiğer İtibar Adam’ın yeni kitabı “Kurumsal Dersler” çıkmış! Nereden, nasıl alayım, hemen almalı, okumalıyım derken adıma imzaladığı kitap kargodan gelince, sayesinde nezaketin eşsiz bir örneğini daha yaşadım. Kitapta Panasonic’in Kurucusu Konosuke Matsushita’nın yönetim felsefesi ile karşılaşmak ise ayrı bir sürpriz konusu.

İtibar konusunda yılların tecrübesinin kaleminden ders niteliğinde olan bu kitabı tüm meslektaşlarıma ve kendini patron addedenlere tavsiye ediyorum.
Sevgili hocam, Derneğimizin Danışma Kurulu üyesi, şahsımın itibar yönetimi ve daha bir çok konuda ücretsiz danışmanı, Alaçatı sevdalısı, yazar, akademisyen, çok iyi bir eş, dost, ağabey, örnek insan ve birçok şey daha...
Yazdıklarım benim şahit olduklarım.
Tabi birde Türkiye’de değil Dünya’da İtibar Yönetimi denilince ilk akla gelen isim desem abartmış olmam.
Bu kitabı almadan Salim Kadıbeşegil diye youtube a girip birkaç konuşmasını dinleyin ve kitapta neler yazabileceğinin hayalini kurun.

Sonra kitabı alın hayalleriniz gerçek olsun

Tabi benim kadar şanslı olmaya bilirsiniz hem sohbet etme hem de kitabı imzalatma şansım oldu.

Henüz başlamadım ama bayram tatilinde ilk işim bu kitap tabi sonrasında üzerinde konuşurken bir kadeh malt visky ve cuba purosu eşliğinde sohbet

Teşekkürler hocam
Sevgili Salim Kadıbeşegil üstadımın son kitabı bayram süresince okuyacağım kitap olacak. Çok ders çıkaracağıma eminim
Salim Bey ile tanışıklığım bir şanstır ama görüşmeyi sürdürebilmemin altında benim çabam yatar her yerde her zaman yakalamak zor onu, doğal olarak.

Yeri geldiğinde; Sertaç o öyle olmamış, hoşuma gitmedi, şöyle yap tonunda ve şeffaflığındaki katkıları benim için hayat dersleridir. Her ne kadar afacan bir evlat gibi her zaman sözünü tutamasam da söyledilerini dört kulakla dinliyorum.

Kendisinin iş hayatının uzunluğu benim yaşım kadar neredeyse. Hep "itibar" ile uğraşmış bugüne kadar. Üzerine düşünmüş, kafa yormuş, kocaman şirketlere anlatmış. Tüm bu tecrübesini bu güzel kitaba aktarmış. Temmuz ayı okuma listeme en üst sıradan girdi

Bir de kısa not yazmış ilk sayfasına her zamanki nezaketiyle ama o bana kalsın. Ama bilin ki Salim Bey, üzerine çalışmaya başladım o konunun
... çok özel bir dost, Salim Kadibesegil... bu aksam imzalı yeni kitabini elim titreyerek aldım postadan. Oğlum Efe, kızım Deniz’e hayati öğrenmeleri için örnek teşkil eden Sevgili Salim- varol, sağol, zihnine , kalbine, kalemine bereket...
Yeni bir yola çıkma zamanı geldi de geçiyor.

Dünya için, ülkemiz için yeni değerler...

Kurumsal dünyamızda itibarın yeri... İtibar kavramının Türkiye'de dünyada sayılı elçilerinden biri olan Salim Kadıbeşegil'den yeni bir bilgi kaynağı. Her yöneticiye, yönetici adayına…
Çok yakın bir zaman önce güzel bir tesadüf sonucu tanıştığım değerli insan, RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi’nin Kurucu Üyesi Sayın M. SALİM KADIBEŞEGİL son kitabını lütfedip imzalamış ve armağan etmiş, sağ olsun var olsun.
Kitap çok değerli bir hediye, onur duydum, kendisine teşekkür ediyorum.
Son sözde denildiği gibi “Bir Sayfası MUTLAKA sizin için” diyerek okumaya başlıyorum.
Yıllarca kitapları, konuşmaları, yazıları yol gösterdi, sorularımızın cevapları oldu. Bazen bir konferansta, bazen bir eğitimde, bazen dost sohbetlerinde bir ışık yaktı. Yıllar sonra “Sorumluluk bireyseldir, kurumsal değil, sosyal hiç değil” sözünden ilham aldık, yola çıktık. Sivil toplumun geleceği ve toplumun sosyal, kültürel, ekonomik kalkınması için ülkenin dört bir yanında “bireysel gönüllülük” temel ilkesi ile projeler gerçekleştirmeye başladık .

Kurumsal itibar yönetiminin ülkemizde ve dünyada yerleşmesi için öncülük eden sevgili yol gösterici Salim Kadıbeşegil yeni kitabı “Kurumsal Dersler – Patronlar, Ceolar ve Üst Düzey Yöneticiler için” kitabı ile hayatımızda ve iş dünyamızda “iz”bırakmaya devam ediyor. Her satırı ayrı bir öğreti olan kitap ve fikirler için teşekkürler @skadibesegil
Halkla ilişkilerin en güzel ve öz tanımı kendisine aittir. Meslek hayatımın ilk yıllarında öğrendiğim, sonrasında hep kullandığım tanım: “Halkla ilişkiler, itibar ve algı yönetimidir.” Kısa, net dolu dolu... Hemen alır okurum bu kitabını da
Değerli dostum Salim Kadıbeşegil’in son kitabı, Patronlar, Ceo’lar ve Üst Düzey Yöneticiler için KURUMSAL DERSLER kitabını çok keyif alarak okudum.
Her ne kadar kitabın üst başlığı, Patronlar, Ceo’lar ve Üst Düzey yöneticiler için diyorsa da, esasında kitap, okumayı seven, etrafta ne olup bittiğini merak eden herkes için önemli mesajlar ve derslerle dolu.
Şirketlerin itibarı, özellikle kriz anında itibar yönetimi; sadece şirket patronları ve yöneticileri için değil, birer tüketici olarak bizlerin de davranışlarını nasıl etkiliyor? Sadece yöneticiler değil, bireysel olarak kariyer planlaması yapan gençlikten emeklilik dönemi dahil kişisel itibar yönetimimiz… Gelecekteki dünyamızda öne çıkan ve çıkacak değerlerin en büyük sermayemiz olacağına ilişkin ipuçları…
Dünyada ve Türkiye’de birbirinden bağımsız, yaşanmış krizlerde itibar yönetimi (ya da yönetilememesi) örnekleri ve çıkartılan dersler. Bütün bunlara yönelik çok değerli bilgiler edindim.
Kitabın arka kapak yazısından da bir alıntı yapayım: “İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. 30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz. 50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp “hedef” dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz. Ve 50’lerden sonrası da “vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz” kurgusu-çabasıyla geçiyor.
…Madem yaşamın bütünü, adına iş dediğimiz diploma vermeyen bir üniversite, o halde yaşadıklarımızdan karakterimize uygun ve tabii mümkünse “mutlu sonla” bitecek dersler çıkarabiliriz. Bir sayfası mutlaka sizin için…” Kitabı meraklılarına öneririm.

Cinius Yayınları tarafından yayınlanan kitap 310 sayfa ve sert karton kapaklı. Kitapçılarınızdan da istetebilirsiniz, internetten de sipariş verebilirsiniz.
Sizde durum nasıldır bilmem ama ben geçmişime baktığımda kendimi bir elin parmakları kadar az sayıda insanın inanç, yardım, destek ve emeğinin ürünü olarak görüyorum.

Onlardan biri (baskı öncesi okumasını yaptığım) bu kitabın yazarı Salim Kadıbeşegil.

Hayatımın en kritik zamanlarında Hızır gibi yetişip yol göstermiş, kulağımı çekmiş, emek vermiştir. Benim gibi daha nicelerine...

Sizin böyle bir ayrıcalığınız olmayabilir ama neyse ki kendisi bütün bildiklerini imrendiğim bir azimle kitaplara, dergilere, bloguna yazıp herkesle paylaşıyor. Dopdolu bir yaşamdan damıtılmış bilgiler. Aklınızda olsun.
Bu tatilin kitabı Usta'dan geldi. Bakalım sektöre yine, yeni neler katmış. Zihnine, kalemine sağlık.
“İş hayatında her şeyi tek başına biz yönetemeyiz. Çünkü bireyler kadar kurumların da karakteri vardır. Patronların ve üst yönetimdeki kişilerin karakterleri o şirketin kültürüdür ve kariyerimizle birlikte yolculuk yapar.” diyen, İtibar yönetimi danışmanı, #Exclusive konuşmacımız Salim Kadıbeşegil’in yeni kitabı “Patronlar, CEO’lar ve Üst Düzey Yöneticiler İçin Kurumsal Dersler” kitaplığınızda mutlaka bulunmalı.
BİR SAYFASI “MUTLAKA” SİZİN İÇİN!
İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor.30’lu yaşlara kadar öğreniyoruz,50’lerimize kadar öğrendiklerimizi kullanıp “hedef” dediğimiz yerlere ulaşabilmek için çabalıyoruz. Ve 50’lerden sonrası da “vitesi nasıl küçültürüz, nasıl sağlıklı kalırız, yaşamı nasıl uzatabiliriz” kurgusu-çabasıyla geçiyor.
Devamını Salim Kadıbeşeğil'in son Kitabı ” PATRONLAR, CEO’LAR VE ÜST DÜZEY YÖNETİCİLER İÇİN”. “KURUMSAL DERSLER” Kitabından öğrenelim.
Iletişim dünyasının duayen ismi Salim Kadıbeşegil yine sektörü ileriye taşıyacak bir kitap yazmış. Emeğine, aklına, kalemine sağlık Salim.
İş hayatımdaki en kıymetli hocalarımdan/ustalarımdan biridir Salim Kadıbeşegil. İletişim ustasıdır. İnanılmaz bilgili ve deneyimlidir. Kafası çok nettir. İletişim stratejisinin bence kilidi olan “sosyal paydaş” kavramı ile beni ve sektörü tanıştırandır. Ve de çok iyi dostumdur
Alaçatı’lıdır. Superdir!
Bu son kitabı da o kadar gerçek bilgi ve deneyimlerle dolu ki. Is hayatındaki herkese tavsiye ederim. Çok fayda göreceğinize eminim.
"İtibar, market rafında bulunmaz, yani satılmaz. Birinden kopya da edilemez. Çünkü her kurumun itibarını üzerine inşa ettiği değerler ve kültür bir diğerinden farklıdır. Yani herkese uyacak tek tip bir reçete de yazılamaz.Biz ölümleri bile tanıtım amaçlı kullanmaktan çekinmeyiz.

Fabrika kapısında soğukta kendi nefesleriyle ısınmaya çalışan sokak hayvanlarının gece bekçisinin sevgisiyle değil kurumsal bilinçle kucaklanması meselesidir, itibar. Sosyal sorumluluk, önce kirletelim, sonra temizleriz anlayışı değildir.." diye devam eden kitap cümleleri. @skadibesegilHer bir paragraf ayrı motto. Sindire sindire okunmalı. Her cümle derslerde konu olabilecek ayrı bir başlık gibi.
Sevgili Salim Kadıbeşegil bir iletişim duayeni, iyi ki bildiklerini paylaşıyor, hem sektörümüzü hem de iş dünyasını bilgilendiriyor. Yeni kitabi yine ufuk açıcı.. KURUMSAL DERSLER Her kademedeki yöneticilerin, faaliyet alanlarının yanında bilmeleri gerekenleri anlatmış. Emeklerinize sağlık. Hafta sonu kitabim için çok teşekkürler.
İletişim Duayeni, RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi Kurucusu @skadibesegil' den yeni bir kitap; "Patronlar, CEO'lar ve Üst Düzey Yöneticiler İçin Kurumsal Dersler"

- İtibar Nasıl Gelir, Nasıl Gider, Nasıl Yönetilir?
- Mutsuz Çalışanlardan İklim Değişikliğine; "Yeni Vizyon!"
- Krizler Kaoslara Dönüşürken; Yaşanmış Örneklerden Çıkartılan Dersler

http://www.tuhid.org/salim-kadibesegilden-patronlar-ceolar-ve-ust-duzey-yoneticiler-icin-kurumsal-dersler.html
5D İtibar Yönetimi

Kitaba başlarken aklımda acaba 9. Kitapta Salim bey bizi hangi sahile çıkaracak diye bir beklenti vardı. Ancak okuduktan sonra düşündürecek aşamasından; okurken soluklanıp tekrar başlatacak bir çalışma ile karşılaşacağımı hiç düşünmedim. 4 uçuşta 4 defa kaldığım yerden değil, bir önceki bölümden başlayarak keyifle okudum. Yıllar önce bir yıl başında Kabataş set üstünde her katta 2 ev/ofis dairenin olduğu bir binada İstanbul amaçlı düzenini kurmuş olan Salim Bey’e hayırlı olsun ziyaretine gittiğimde elimde küçük bir hediye paketi ve içinde kuşlar adlı cd vardı. Dünyada göçen kuşların değişen ekolojik dengelerdeki göç yolları boyunca karşılaştığı zorlukları anlatan muhteşem bir çeşitleme idi. Kutup sumrusundan leyleklere tek tek dokunuyordu. Bazen kuşlar kendileri ile uçan tek kişilik kitleri de kuş sanıyorlar ve daha rahat çekim oluşuyordu. Bir başka ziyaretimde Salim Bey’in bu CD i sürekli açık tuttuğunu ve klasik müzik ile çalışmaya devam ettiğini gördüm. Beni iyi hissettiriyor dedi. Ben de kitabı okurken 2 şeyi unuttum bir yazarı kim diğeri konusu ne. Değişik eksenlerde bir uçuş gibiydi. Yani birinden bir şeyi almak zorunda değildim. Kendi dersini kendin yarat şeklinde bir serüvendi sanki. Bunun rahatlığı ile itibar yönetimi ve kurumsal dinamikler yatayında oluşan bir açılımın çok boyutlu olarak siyasi ekonomi, kapitalizm tarihi ve insanlık bilimi ile dikeylerken ahlak çaprazı ile erişilmez bir noktaya taşınmış olmasının keyfini çıkardım. Kitap beni esir aldı yeridir. İddiası doğru insanlık tabanında kurumsal devamlılık odaklı idi.

Ancak keyif alırken ürktüm; ne kadar çok şeyi atlamışız diye, öğrenirken sallandım; neler atlamışım diye ve aynı filmi seyredip farklı şeyler algılamışım diye hayıflandım. Kitabı bölüm bölüm yaşarken aslında 100+ yıllık kapitalizm serüveni göz önümden geçti. 25+ yıldan beri danışmanlık verdiğim firmalarda kar maksimizasyonu dürtüsü ile neleri hakkıyla irdelemediğimiz bir film gibi aksetti ruhuma. Ara sıra filmden çıkmak istedikçe, kitap hakkında yazacaklarımı erteledim. 10 yıllık yüksek karların sonunda zarar olarak nasıl geri dönebileceğini hissettim. 360 derece kurumsal gelişim dinamiklerinin eksik boyutlarını kalbimde yaşadım. Beni son yıllarda yormadan ve kitap sonunda bu dedirtmeden başka bir sahile çıkaran ender kitaplardan birini okudum. Bazen okuldayım sandım, bazen sınavdan kaldığımı hissettim. Bazen yeniden hazırlanmam gerekiyor finallere gibi ruh hali peyda oldu zihnimde. Kadıbeşegil şunu çok güzel ortaya koymuş; konunun insanlık, ahlak ve kurumsal başarı ile uzun vadeli 100% bağlantısı var. Herkese net olarak şu soruyu sorduruyor; bu kurumsal adım sürdürülebilir bir itibar kazanımına sağlam ve arkası dolu bir sistematik ile yol açıyor mu? Daha ötesi bu sorgulamam ahlak ve insanlık ekseninde bir sonsuzluk açılımda anlam kazanıyor mu? Hacı Şakir’den Panasonic örneklerine giderken nelerin bizi beklediğinden daha çok nelerin ellerimizin arasından kayıp gittiğini gördüm.

Tarih Sümer’den başlar diye başlayan “humanities” derslerinden birine girdim kitabı okurken. Lidyalarının para tanımından bitcoin felsefesine bir serüven yaşadım. 1980 li yıllarda parasının peşinden batık bankerlere beddua eden emeklilerin sesini tekrar duydum. Ardından savaşan ülkelere yapılan satışların manevi sorumluluğu aklıma geldi. Bir gün aynı fırsatçılık bize uygulanır mı diye? Lise okul müdürüm Dr. Kasselheim in dünyanın o zaman bilinen en eski yerleşkesine yaptığı seyahat ve bizim bu soruya Konya/Çumra/Çatalhöyük diyemememiz aklıma geldi. Sonra 40 yıllık serüven ile küreselleşen bireysellik gözümde korkutucu bir serüven olarak yeniden hortladı. Sonra finans, enerji ve savunma adına yok edilen uygarlıklar kendini hatırlattı. İç savaşların acaba “iş savaş” mı olduğunu uzun uzun tekrar düşündüm. Monopol örneği 1975’li yıllardaki tek eğlencemden beni soğuttu. Aklıma henüz bu kitaba girmemiş ama Salim Bey’in muhakkak el atacağı Altınbaşak otomobil ve LPG aksesuar üretim deneyiminin acı sonu geldi. Herhalde 2002 itibar raporu bende bu çağrışımı oluşturdu. Düzinesi 98 $’dan NY da satılan ve indirimde hanımlarımızın tanesini 150 $’dan aldığı Jean pantolonların içindeki çocuk işçilerin ve kayıt dışı ekonominin etik boyutları ve imalathanelerin önünde duran patron JEEP’leri ruhumu rahatsız etti. Devamını yazarsam Salim Bey’in kitabına yorum yazmanın kitap yazmak olduğu ortaya çıkacak ürküntüsü ile bir kapanış yapıyorum.

Salim Bey’in, Pegasus, Amazon ve Über çeşitlemelerine getirdiği bakış açıları muhteşem. Siyaset, ticaret ve teknolojik hızlılık tabanlı bakış boyutları düşündürücü. Ancak benim kitlenip kaldığım yer “ahlaki miras” ve tabii ki medeniyetin kirlenmesi. CEO ların hekimle ve hakimlerden yemin farkı sarsıcı bir açılım. Go oyunu düzleminde dünyaya yeni bir bakış ve taş renkleri ile bir “ahlaki zil” sesi yaratmak benim çıkarımımım. Doğa, İnsan, Teknoloji ve Gelecek çıkarımında M.Esed in teknoloji ve kıyamet çeşitlemişine gittim geldim. DDT örnekleri ile köyde büyümüş ve kasaba okumuş biri olarak DDT kutularını acaba çiçeklik olarak balkona koyduk mu diye uykusuz kaldım; Emirates uçağında Dubai yolunda. Hemen akabinde küresel ısınma ve G8 protestoları anlam kazanmaya başladı ruhumda. %1 konusu bana private bankaların neden Hindistan’ı – fakir bir ülke diye bilinir- sevdiğini düşündürdü. Acaba 1.2 milyarın %1 ne kadar servete sahip. İnternete girince altın örme gömlekli bir tip belirdi. Havayolu örneğinde 11/9 döneminde hemen sonra LA – NY uçuşunda arkadaşım ile yabancı olma konumumuzdan dolayı herkesten sonra uçağa alındığımızda ve o süreçte bize sanki uzaylı ilgi ve endişesi gösteren yer hostesinin durumuna uçtum gittim.

Başka boyutta hep imrendiğim mikro krediler ve homeless örneklerinde ruhumdaki komünel kapitalizmin çanları devreye girdi. Komünizm ve kapitalizmin iyi yanları mecz oldu. Özetle sarsıcı bir dünya ve tarih turunu ekonomi, kurumsal tarih, siyasi ekonomi ve insanlık boyutunda ve entelektüel sermaye dikeyleri ile yapmaktan keyif aldım. Kitabı Perşembe günü saat 15:00 de bitirdim. Cuma günü büyük vergi ve benzer ödemelerim olmasına rağmen, Pazartesi vadeli tüm uzman ödemeleri ve çalışan primlerini dağıttım. Yürüyerek Teşvikiye caddesinde banka hesapları ancak Pazartesi’ye ulaştıracak düzeyde ancak kalbi rahat biri olarak kahvemi içecek bir yer ararken, caminin yanında Salim abinin hep oturduğu cafe de tanıdık bir kitap ve orta yaşlarda alımlı bir hanımefendinin yanında yerimi aldım. Sanki rüyanın şifresi gibi garson espresso ve suyun parasını almadı. Kitabı anladığımın ilahi yansıması ve hediyesi olarak düşündüm. Benim kitaptan aldığım derslerin yönetsel açıdan kavramsal tanımları sırayla;

1. Aynı gezegende olduğumuzu unutmadan faaliyetlerimizi sürdürmeliyiz.
2. İtibar ve karlılık arasında ilişki kurmanın yolunun kültürel ve sosyo-ekonomik algının düzeyi ile alakalı olduğunu unutmayalım.
3. Büyük finansal kayıpların küçük itibar sarsıcı gelişmelerden kaynaklandığını hatırlayalım.
4. Kurumsal veya marka itibarının uzun vadede kalıcı en büyük kurumsal değer olduğunu bilerek entelektüel yatırımlarımızı yapalım.
5. Nasıl ahlak olmadan din kültürü anlam ifade etmiyorsa ahlak olmadan ve insanlık duyarlı bakış olmadan itibar gelişmiyor.
6. İtibar tüm kurumsal dinamikleri çapraz olarak kesen ve sürekli olarak ahlak, sürdürülebilirlik, ekolojik, insanlık ve iletişim boyutunda sorgulatan sihirli bir öğretmen.
7. Eğer itibar testini geçmeyen bir açılım varsa kurumsal derinlik boyutunda yapılan faaliyetin bir açmazı vardır. Tekrar ilk kareye dönmek gerekebilir.


Ellerine sağlık Salim abi.

Sevgi ve Saygılarımla

Haluk Ziya Türkmen / 29.07.2019 – İstanbul Teşvikiye
Sevgili Salim Kadıbeşegil’in kaleminden yepyeni bir kitap Benim de editörlüğünü yaptığım ‘Kurumsal Dersler’ için Salim’i tekrar tebrik ediyor, bol okurlar diliyorum.
Eserin teşekkür bölümünde benim için yazdığın zarif satırlar için ayrıca çok teşekkürler Salim Kadıbeşegil
Yoğun bir konferans dönüşü ofiste beni bekleyen güzel sürpriz... Kurumsal iletişim duayeni @skadibesegil Hocamın bilgisi, bilgeliği, deneyimi ve öngörülerinin usta bir harmanı. Sadece yöneticiler değil, öğrencilerim için de kıymetli bir eser.

Kaleminize sağlık!
Salim Bey’in Kurumsal Dersler kitabını bitireli 2 gün oldu. Patronlar, CEO’lar ve üst düzey yöneticiler için yazdığı kitap için yazacağım yazıyı düşünüp durdum bu 2 gündür. Sonuçta kitabı önüme almadan, içinden alıntılar da yapmadan (nasıl olsa okuyacaksınız) bende yarattığı etki hakkında yazmaya karar verdim.

Patronlar, Ceo’lar ve üst düzey yöneticiler ders almayı sevmezler genelde. Birkaç olağanüstü saygı duyduğum, örnek aldığım kişi dışında ben rastlamadım diyelim. Bu, karakterle doğrudan ilgili. Her zaman öğrenmeye aç, değişik görüşlere değer veren, içinden öğrenebileceği şeyleri bulup taktir edenler yok mu? Var elbette. Ama ne kadar?

Bir patron bana hep “sana çok kızıyorum” derdi. Neden diye sorduğumda, “hep beni kızdıracak doğru şeyler söylüyorsun ama senden başka da bunları söyleyen yok” demişti. Kulakları çınlasın, şu sıralar umarım vardır yanında onu kızdıracak doğru şeyler söyleyen birileri.. Aslında konu çok basit; “itibar” kısa vadeli kazanç peşinde olanlar için hiç önemli değil. Uzun vadeli var olmayı planlayanlar için gerekli. Bir de kişilerin karakterleri ile bağlantılı. İtibarı önemsemeyenler de para kazanır, itibarı içselleştirmiş olanlar sürekli ve daha fazla para kazanır. Trakya’da Ergene Nehri’ni siyah çamur haline dönüştüren fabrikaların sahibi patronlar, o fabrikaların üst düzey yöneticileri, HES’lerle Karadeniz bölgesini talan eden firmalar, bir borunun patlamasıyla giden onlarca can, ormanları yakıp turizm tesisleri (!) kuran firmaların patronları, doğayı acımasızca tahrip ederek kurulan maden ocakları, altın, mermer veya düpedüz taş ocakları.. Buralarda işçi sağlığı ve güvenliğini hiçe sayarak işçi ölümlerine neden olanlar.. Verimli tarım alanlarına kurulan fabrikaların sahipleri ve bir sürü başka örnek.. Güzel güzel para kazanıyorlar.

Bir de kitapta olumlu örnek olarak anlatılan şirketler var. Bir kısmı hakkında basın yoluyla bilgi sahibiydim. Yeni öğrendiklerim de oldu. Bunlar da para kazanıyor. Ama nasıl geçmişte aynı tarihte kurulan yüzlerce işletmeden bu gün sadece birkaçı ayaktaysa, gelecekte “var” olacak olanlar bu şirketler.. “İtibar nasıl gelir, nasıl gider, nasıl yönetilir?” Sizin için önemli mi? Ya da ne kadar önemli? Gösteriş itibarı ile mi yetineceksiniz? İtibar karakterinizin bir parçası mı? Bunlara cevap verin derim önce..

Kötümser görüşüm de var.. Okuma alışkanlığımız maalesef çok az. Okuduğunu anlama alışkanlığımız ondan da az. İnanın 20’li yaşlarda okuduğum Travenian ve romanı Şibumi hakkında İzmir’de sohbet ettiğim 2 veya 3 kişiden biri Salim Bey.. Türkiye’de kaç patron, ceo veya üst düzey yönetici okumuştur acaba? “Bu patronlar şirketleri babalarının malı sanıyor” sloganı ile yazılmaya başlanmış “Kurumsal Dersler”i kaç kişi okuyacak, anlayacak, bir de sahibi-yöneticisi olduğu işletmelerde anladığını uygulamaya cesaret edecek?

Aslında koskoca bir örnek var önümüzde; “ülke itibarımız”.. Yerlerde sürünüyor değil mi? İşte buna yol açanların yaptığını yapmayın. Yapmadıkları ya da yapamadıklarını yapın derim ben. 100 yıl önce yapmış olan dev gibi bir örnek “karakter”de var..

Sayın Salim Kadıbeşegil, sizi saygıyla kutluyorum. Bana çok şey katan bir kitap okuttunuz.
İTİBARLI olabilmenin kitabını yazmış bir insan. Kariyer yolculuğumun henüz başında kendisiyle birlikte çalışma firsatini yakalamış birisi olarak ilk günden bugüne dek verdigi öğütler hala kulaklarımı çınlatır.

Salim Bey herzaman iyi bir yol gösterici ve tecrübelerini paylaşmaktan keyif alan bir insan oldu. Mesleğimde kat ettiğim her mesafede onun mutlak izini taşıdım.

Kurumsal Dersler diğer tüm kitapları gibi herkesin elinin altinda bulundurması gereken gerçek bir başucu kaynağı. Gördük ki itibarli olmanın yolu önce iyi, dürüst ve erdemli bir insan olmaktan geçiyor. Bunu da bize öğreten sensin.

Iyi ki varsın @skadibesegil

Seni Seviyoruz
Cinius Yayınları'ndan %40 indirimli olarak temin etmek için tıklayınız.