Herkesin Bir Alaçatısı Var!

Alaçatı Tasting 2018 (Fotoğraf Zafer Çeliksan)

2008 Ağustos ayından beri yaz-kış yaşamakta olduğum Alaçatı ile ilgili gelen farklı taleplere cevaben yazılar yazdım. Bu yazılarım genellikle “Ben Alaçatı’da ne yapıyorum” sorusunun cevabını hedefleyen yazılardı.
En son Alaçatı Turizm Derneği ve Çeşme Belediyesinin ortaklaşa ortaya koyduğu ve gürültü kirliliğine dikkati çeken “alacati75desibel” ile ilgili yazmıştım.

Daha önceki yazılarımdan birinde Alaçatı’yı Alaçatı yapan markalara değinmiştim.

Hürriyet Ege gazetesinde Nedim Bubik’in köşesine konuk olduğum bir başka Alaçatı yazısında başka bir pencere açmış ve sorunlarına ve kent markası stratejisi ihtiyacına değinmiştim.

Campaign dergisinin talebi ile kaleme aldığım başka bir Alaçatı yazısında, “Alaçatı’da “bir şey yapmamanın” bile “bir şey yapmak”olduğunu öğrenmemizi “yürümeye borçlu” olduğumuzu düşünüyorum” dediğim ve İstanbul’dan baktıklarında paylaştığım “açık ofis” düzenlerine “iç geçirenlere” yönelikti.

Sanırım en sevdiğim Alaçatı yazısı Mesa Yaşam dergisi sayfalarına “Rüzgârın Alaçatılı Notaları” başlıklı olanıydı.

Şimdi bir başka Alaçatı yazısı var. 2018 Mayıs’ında Alaçatı’a gerçekleştirilen Tasting Alaçatı etkinliği kapsamında Köşe Kahve’nin ev sahipliğinde yapılan toplantıda “Herkesin bir Alaçatısı” var başlıklı konuşma yaptım. Ekte konuşma metnimi paylaşıyorum…SALİM KADIBEŞEGİL Alaçatı Tasting 2018 4

(Fotoğraf Zafer Çeliksan)

Herkesin Bir Alaçatısı Var!

Bu konuşmanın içeriğini oluşturan soru bir telefonla başladı; 

Gazeteci arkadaşım Savaş aradı, “Alaçatı’da geçinmek için ayda kaç para lazım” diye sordu.  Cevap; “Londra ile aynı”

Alaçatı’nın gerçekte ne durumda olduğunu öğrenmek için ekşi sözlüğe baktım; pek iç açıcı bir gelişim yok!

 Ekşi sözlükte İlk yazı girişi 2001 yılı ve şöyle bir yorum var;

“Çeşme tarafında, dünyanın en iyi rüzgar alan 3 yerinden biri olarak gösterilir…dünyanın rüzgarla dans ettiği yer gibi de bir yakıştırması vardır…”

 2018’deki son yazının girişindeki sözcükler ise şöyle;

Suriyeliler tarafından daha otoparkında başlayan taciz furyası, yerli turisti sevmeyen esnafı ile itici gelen, pahalı ilçe.
bir top dondurma 5 tl.

 Ekşi Sözlük’te toplam 43 sayfalık giriş var Alaçatı ile ilgili. Yani yakın tarihi ile ilgili bir belgesel diyebiliriz buna!

Turizm beldesi olmak…

Özetle şu noktalara dikkat çektim:

Alaçatı bir turistik belde. Ekonomisi turizm amaçlı hareketlerle dönüyor.

Hepimiz dünyanın dört bir tarafını dolaşıyoruz. Bir yere gitmeye nasıl karar veriyoruz? Çok önemli bir sorunun cevabı gitmeyi planladığımız yerin özgün kimliğinin başka yerlerde olmaması gibi bir gerekçeye dayandığını görmek mümkün.

(Fotoğraf Zafer Çeliksan)

 

 

Alaçatı’nın bir kimlik sorunu var!

Bugün burada “herkesin bir Alaçatısı var” başlığı altında konuşuyorsam sanırım “Alaçatı’nın bir kimlik sorunu var” anlamı çıkıyor… Alaçatı’nın kimlik sorunu demek “marka vaadi” demek. İş hayatının lisanına tercüme edecek olursak bu sürdürülebilir ekonomik kazanç demek. Ekonomik kazanç da yaşam kalitesi ile ilişkilendirilebilecek bir dolu gösterge demek.

Aslında 1990’larda bir turizm beldesi olarak palazlanmaya başlayan Alaçatı’nın bir kimlik sorunu yoktu. Çünkü herkesin aynı Alaçatısı vardı. O sahiplenme Alaçatı’nın başka turizm yöreleri ile rekabet gücünü ortaya koydu.

Alaçatı’nın marka vaadine dönecek olursak;

1990’lı yıllarda; rahmetli Leyla Figen, Taş Otel Zeynep Öziş, Sailors Mahmut Etkin ve tabii Köşe Kahve Tomris Maravent ve Alaçatılılar nasıl bir Alaçatı özlemi içinde olduklarını dillendirdiler. Tartıştılar. Konuştular. Dünyaya baktılar. Eğilimleri incelediler. Yerel yönetimlerin de desteği ile bu özlem günlük yaşamın dokusu ile ilişkilendirildi. Bu bir farklılaşma öyküsü idi.
Bir film platosunu andıran bu belde bugünlere böyle korunarak geldi.

Bir “konsensüs” vardı işletmecisinde, esnafında Alaçatı kimliğine sahip çıkmak için. Bu konsensüs ile bir marka yaratıldı denize kıyısı olmayan ama deniz kum güneş ve sörf ile anılan özgün bir turizm beldesinde. Kültür, sanat, antika, edebiyatı yakıştırdılar bu kimliğin bir ucuna. Plastik sandalye, markalı güneş şemsiyeleri olamazdı burada, nitekim olmadı. Tabelaların, kapıların özgünlüğü fotoğraf karelerinin vazgeçilmez görseli oldu bu koruma duyarlılığı ile.

Tuttu mu, tuttu. Neden derseniz? Bu değerler prim yaptı. Ekonomik çarpanı yüksek bir getirisi oldu.

ATD Yönetim Kurulu yesi Zeynep Boneval Atılgan Alaçatı Manifestosunu ve Desibel 75 etkinliğini anlatıyor (Fotoğraf Zafer Çeliksan)

Bunlar Alaçatı markasını Şampiyonlar Ligine çıkardı. Yani bugün beldemizde “başkalarında olmayan ama bize ekonomik ve sosyal getirileri olan bir şeyler varsa” bunları palazlanma yıllarındaki bu reçeteye borçluyuz. Çünkü bunlar “herkesin Alaçatısı” idi…
Şu anda Alaçatı’da “her şey dahil” örneğindeki gibi belirtiler var. En azından yaptırdığımız araştırmalar bunu söylüyor.

Sadece buraya ait, başka hiçbir yerde bulamayacağımız değerlerin arasına her yerde bulunabilecek eğlence ve tatil sunulur hale geldi gibi görünüyor.

Alaçatı kendi özgün kimliği yerine herhangi bir turizm yöresinde ya da İstanbul’da Ankara’da her an herkesin erişebileceği seçenekleri sunmaya başladı. Bunun iyi veya kötü, ya da doğru veya yanlış olduğunu tartışmıyorum. Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değiyor mu? 45-60 gün arası değişen yüksek sezonda bu kiralar, bu personel gideri, bu maliyetler ile Alaçatı’yı Alaçatı yapan özgün kimliğini oluşturan unsurları görmezden gelmeye değer mi?

Oralardan buralara…

Alaçatı’nın bugün bir kimlik sorunu var. Ne olması gerektiğine karar veremeyen ergenler gibi! Diyelim, kimisi gemi mühendisliğini yakıştırıyor ama üniversite bitirmiş gemi mühendisleri marinalarda bir tekel bayii açmanın peşinde… İş yok ki! Konjoktür değişmiş… Ne doktorlar, mühendisler istiyor dönemleri de bitti. Ama “ne olacağım” paniği sarmış her yanımızı. Dondurma külahlarında fal bakacağız neredeyse bu kimlik bunalımını atlatmak için.

Oysa birkaç yıl öncesine kadar “herkesin aynı Alaçatısı” vardı. Şimdi herkesin başka bir Alaçatı’sı var!

Riskler ve fırsatlar  

Sorunların başlıkları şöyle;

Yüksek rant uzun dönem için geçerli bir model değil. Hepimiz biliyoruz yüksek kira sözleşmelerinin sonucunda yaşanan hayal kırıklıklarını! Belki ilk yıl bir para geçiyor ellerine ama ya sonrası! Kaç romanlık öykü var bu yüksek kiralamaların arkasında!

Oysaki Alaçatı’ lılarının elinin altında bedava üniversite var. İşletmeciliği, otelciliği, stok yönetimini, finans yönetimini bir kuruş ödemeden öğrenebilecekleri entelektüel birikim var burada. Üniversiteler bu konularda işbirliği yapmaya hazır. Uluslararası fonlar var aile işletmeciliğini desteklemek için. Kendi mülklerinden olmadan elde edecekleri kiralardan çok daha fazlasını birer meslek sahibi aile bireyleri olarak ana-baba çoluk-çocuk amca oğlu ailece elde edebilecekken rantın cazibesinde bu yörenin asıl sahip olduğu değeri kaçırıyoruz galiba. İyi örnekler burnumuzun ucunda duruyor. Dünya turizmi aile işletmelerinden yana ağırlığını koydu. Bu treni kaçırıyoruz galiba.

Diğer yandan, rant parası Alaçatı ekonomisine dönmüyor. Belki domates, biber ve salatalık satanların memnuniyeti var ama asıl para buharlaşıyor, Alaçatı’dan başka her yere gidiyor. Yani yüksek kira bedelleri ile Alaçatı’nın yararına bir ekonomi oluşmuyor.

Bu döngü sezonun uzamasının da karşısındaki en büyük engel. Yüksek sezon son yıllarda 45-60 gün/yıl…

Ama en önemlisi Alaçatı’nın özgün kimliği vale, dondurma ve nargile,  dumanlarının arasında kaybolup gidiyor.

Alaçatı’da iş yapmak…

Ara sıra beni arıyorlar.

-“ Salim abi Alaçatı’da bir restoran açmak istiyoruz. Yardımcı olur musun?”

Hepsine aynı cevabı veriyorum.

Reçete şöyle. Bir iş yapacaksan öncelikle kendi mülkünde yapacaksın. Yani kirada olmayacaksın. Yaz-kış Alaçatı’da yaşayacaksın. Değer yaratmaya odaklı bir iş yapacaksın. Yani almaya değil vermeye geleceksin. Para kazanamayacaksın ama başka hiçbir yerde para ile satın alamayacağın bir yaşam kaliten olacak. Bunları kabul ediyorsan gel aç restoranını…

Yerel ölçek Fırsatlar Barındırıyor…

Biz Alaçatı’da bugün ya da yarın dertlerimizi çözeriz. Çözümler belli. Problemler geçici. Ama dünya genelindeki çalkantıların iniş çıkışlarından korunaklı bir çözüm üretmek istiyorsak yarımada geneline bakmamız lazım. İçinde Alaçatı’nın da olduğu, Çeşme, Karaburun, Seferihisar, Urla’nın her birinin kapsama alanında kendi özgün kimliği ile 12 ay boyunca onbinlerce turisti ağırlayabileceği imkanlar var burada. Yani yarımadaya bir kez ayak basan yabancı bir turistin en az bir hafta kendi beklentilerine göre bir turizm hareketi içinde bulunabileceği, birbirine uzaklıkları yarım saat olan merkezlerde birçok şeyi deneyimleyebileceği bir fotoğraf var elimizde.

Deniz, kum, güneş, sörf, marinalar, balık, deniz mahsulleri, bağcılık, şarapçılık, zeytin-zeytinyağı, sakız, lavanta, kavun; tarih, kültür, arkeoloji ve sanat yerel halkın konukseverliği ile kucaklaşmış durumda. Germiyan Türkiye’nin ilk “Slow Food” köyü. Hemen yanı başında Dr. Levent Köstem’in binbir emekle yaptığı ilk Zeytinyağı Müzemiz var. Barbaros köyünün Korkuluk Festivali ziyaretçi akınına uğruyor. Urla bağ yolu şimdiden başka bir yaşam deneyimi sunuyor. Her bir yöreye serpiştirilmiş festivaller yöre halkı ile kucaklaşmanın müjdesi…  Son yıllarda örneklerini Batı ülkelerinde gördüğümüz yeni huzur evi konseptleri, tarım kooperatiflerinin ürünleri ile zenginleşen ekonomi sadece bir “entegrasyon” istiyor. Özellikle yabancı turistlerin beklentilerine cevap verebilecek dolayısıyla paranın döviz cinsinden kazanılabileceği bir halının üzerinde oturuyoruz. Bunların hepsi, küçük parçalar halinde uzun vadeli stratejik bir plan ile mümkün.

Yerel yönetimler, kalkınma ajansları, kendi alanlarında uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşlarının aynı vizyonun şemsiyesi altında bir araya gelebilecekleri bir iradeye ihtiyaç var. Bu yolculuğun başlangıcında Alaçatı bir rol model olabilir.

 

Sonuçta fabrika ayarlarımıza dönmezsek elimizde içi nargile, vale, eller havaya kimlikli botokslu bir Alaçatı tutacağız galiba!

 

No Comments Yet.

Yanıt yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir